Adem Karakaş: Stratejik Sektörlere Stratejik Destekler: Katılım Bankalarının Öncelikli Sektörlerle Birlikte Büyümesi Mümkün

Küresel ekonomik sistem içerisinde uzun yıllardır kendine tek haneli rakamlarla ifade edilen sıralarda yer bulmayı amaçlayan Türkiye Covid-19 pandemi süreci ile birlikte önemli bir ekonomik sıkıntıyla karşı karşıya kalmıştır. Her ne kadar negatif büyüme rakamlarına gerilemeyecek gibi görünse de düşük orandaki büyüme süreci de benzer etkiyi oluşturmaktadır. Genç işsizlik oranının yüksek olması, işgücüne katılım oranının yüksekliği ve nüfus artış hızına bakıldığında ortalama olarak yüzde 5’in altındaki büyüme sermaye stokuna pozitif katkı sağlamamaktadır. İşsiz sayısındaki birikmiş rakamın erimesi gerekirken özellikle pandemi sürecindeki durgunluk nedeniyle sorun artış eğilimine girmiştir. Buna ek olarak uluslararası finans piyasalarındaki dönemsel istikrarsızlık sonucu ortaya çıkan belirsizlik kısa ve orta vadede yatırım beklentilerini olumsuz etkilemektedir.

Türkiye ekonomisinde reel sektörün önemi oldukça yüksektir. Uluslararası piyasalarda söz sahibi olacak nitelikte getirisi ve bağımlılığı yüksek petrol, doğal gaz, değerli madenler gibi kaynaklara ekonomisini forseedecek kadar yahut temel dinamik olacak şekilde sahip değildir. Aynı zamanda yüksek teknoloji içeren ürünlerle dünya piyasalarında söz sahibi olan bir ülke olarak görülmemektedir. Bu duruma rağmen dünya ekonomisi içerisinde üretim, pazar, işgücü, kur ve maliyet avantajı gibi etkenler sayesinde belirli bir düzeyde ticaretini sürdürebilmektedir. Ancak, ekonominin orta ve uzun vadeli hedeflerine bakıldığında, katma değeri yüksek ve stratejik ürünler başta olmak üzere birçok sektörde kamunun doğrudan ve dolaylı destekleri görülmektedir.

1980 sonrası yapısal ekonomik dönüşümden sonra niteliksel dönüşümün gerçekleşmesi için yirmi yılı aşkın bir zaman geçirilmiştir. Yakın dönemde kalkınma planlarına da yansıyan ekonominin niteliksel dönüşümünün bazı neticeleri ortaya çıkmaktadır. Dışa bağımlılığın yüksek olduğu alanlara daha fazla yatırım yapıldığı, kamu destekli girişimlerin öne çıktığı bir dönem ile karşı karşıyayız. Bu bağlamda savunma sanayiindeki gelişmeler başta olmak üzere teknoloji odaklı çalışmaların hızlandığı bir süreç yaşanmaya devam etmektedir. Bir süre sonra bu gelişmelerin önemli bir kısmının diğer sektörlere de yansıması kendisini belli edecektir. Tarihsel sürece bakıldığında birçok yeniliğin savunma sanayii çıkışlı olduğuna ilişkin değerlendirmeler de bunu desteklemektedir.

Türkiye ekonomisi 11.Kalkınma Planında da detaylı bir şekilde izah edildiği üzere bazı öncelikli alanlar belirlemiş ve ekonomisini bu yöne doğru hareket ettirmeye başlamıştır. Savunma sanayiinin yanı sıra ilaç-eczacılık ve kimya sanayi, nitelikli tarımsal sanayi, otomotiv sanayi gibi alanların yanı sıra rekabet üstünlüğünü elde tutmaya yönelik tekstil, çimento, makine, bilgisayar, elektronik ve optik cihaz gibi alanlarda da öncelikle dış bağımlılığın azaltılması sonrasında ikame ürünlerin yurt içinde üretilmesine yönelik eğilimini ortaya koymuştur. Tam bu noktada finansal desteklerin de bu alanlara doğru yönlendirilmesi ve desteklerin pozitif dışsallık oluşturan bu sektörler için yoğunlaştırılması önem kazanmaktadır. Reel sektördeki bu gelişme ve imalat sanayiinin pozitif ayrımcılığa tabi tutularak desteklenmesi diğer makro ekonomik hedeflerin de gerçekleşmesi için ciddi bir adım olarak görülmektedir.

Ekonominin ana omurgasını oluşturan imalat sanayii ve bahsi geçen öncelikli sektörlerin bankacılık sistemi ile özellikle desteklenmesi düşük maliyetli ve projelerin hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi açısından oldukça değerlidir.Bu destek, her iki reel ve finans-bankacılık sektörünün derinleşmesi ve güçlenmesi için birbirini olumlu yönde etkileyen paydaşlar olarak görülebilir. Her iki paydaşın birbirini ileri yönlü desteklemesi ile hem bahse konu alanlarda hem de bu sektörlerin tamamlayıcısı olan alanlarda dinamizm ortaya çıkaracaktır. Mali desteğin yanı sıra finansal açıdan belirli bir süre desteğin verilmesi ile uluslararası piyasalarda hem rekabet edebilirlik açısından hem de yeni pazarların oluşması açısından olumlu katkı sağlanabilecektir.

Tüm dünya genelinde net bir rakam ortaya konulması mümkün olmamakla birlikte önemli ölçüde bir ekonomik faaliyet daralması kendisini hissettirmektedir. Bu durum uluslararası ticaretteki daralma ile ilerleyen yıllarda netleşecek olan veriler çerçevesinde daha gerçekçi olarak hesaplanabilir. Ancak, dünya ticaret örgütünün tahminleri 2020 yılı için dünya ticaret hacminde yüzde 15 ila yüzde 30 arasında bir daralmanın beklendiği yönündedir. 2019 için yaklaşık 20 trilyon dolar düzeyindeki mal ticareti ve 6 trilyon dolar düzeyindeki hizmet ticareti verilerine bakıldığında tahmin değerleri arasındaki genişliğin belirsizliğin net olarak tahmin edilemez olduğunu göstermektedir. Buna karşın yine Dünya Ticaret Örgütü yaklaşık değerler ile yüzde 4 dolayında bir işlem hacmi daralması beklentisini korumaktadır.

Kuşkusuz küresel sağlık sorunundan kaynaklanan bu ticaret daralmasından Türkiye ekonomisi de etkilenmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu dış ticaret verilerine bakıldığında bu durum ortaya çıkmaktadır. Türkiye’ni dış ticaretinde en önemli pay Avrupa ülkelerine aittir. Temel ticaret partnerlerinde ortaya çıkan bir talep düşüşü Türkiye ekonomisini yansıma etkisi ile birlikte daha derinden etkilemektedir. İhracata dayalı ekonomik büyüme modeli ile birlikte dış satıma olan gereksinim kendisini işsizlik, ekonomik daralma ve gelir kaybı olarak hissettirirken üretim için gerekli olan hammadde ve ara mal için benzer bir ithalat bağımlılığı da özellikle reel sektör üretimlerinde önemli bir daralma ve belirsizlik ortaya çıkarmaktadır. Küresel rekabetin ciddi kırılmalara yol açtığı günümüz dünyasında maliyet enflasyonu nedeniyle ortaya çıkan üretici fiyatları artışı, talep daralması ile birleştiğinde durgunluk ve işsizliği derinleştirmektedir. İthal girdilerin maliyetlerindeki -özellikle de meta fiyatlarındaki hızlı yükselme- artışa kur etkisi de eklenince risk daha da büyümektedir.

Tablo: Türkiye’nin İhracatındaki Bölgelere Göre Değişim (milyon $)*

Ülke Grupları

Ocak-Haziran

2019

Ocak-Haziran

2020

Değişim

%

İhracat Payı Değişimi

%

AB Ülkeleri

38.722

 30.805

20,4 azalış

43,8’den 41,1’e azalış

Yakın ve Orta Doğu Ülkeleri

16.885

 14.265

15,5 azalış

19,1’den 19,0’a azalış

AB Dışı Avrupa Ülkeleri

11.062

 10.273

7,1 azalış

12,5’den 13,7’ye artış

Diğer Asya Ülkeleri

6.398

 5.504

14,0 azalış

7,2’den 7,3’e artış

Kuzey Afrika Ülkeleri

5.374

 4.320

19,6 azalış

6,1’den 5,8’e azalış

Kuzey Amerika Ülkeleri

4.836

 5.104

5,5 artış

5,5’den 6,8’e artış

Diğer Afrika Ülkeleri

2.803

 2.839

1,3 artış

3,2’den 3,8’e artış

Orta ve Güney Amerika Ülkeleri

1.785

1.457

18,4 azalış

2,0’dan 1,9’a azalış

Avustralya ve Yeni Zelanda

366

  333

9,1 azalış

0,4’den 0,4’e aynı

Diğer

129

  116

9,8 azalış

0,1’den 0,2’ye artış

Toplam

88.364

75.020

15,1 azalış

*Veriler TÜİK 2020 Dış Ticaret İstatistiklerinden derlenmiştir.

Türkiye’nin dış ticaretine ilişkin Covid-19 pandemidönemi ve bir önceki yılın aynı dönemi karşılaştırıldığında veriler Dünya Ticaret Örgütü ve küresel beklentileri kısmen doğrular görünmektedir. Ocak-Haziran 2019 dönemi ile Ocak-Haziran 2020 dönemi için ihracat verileri karşılaştırıldığında Kuzey Amerika ülkelerine yapılan ihracatın yüzde 5,5 ve Orta-Güney Afrika ülkelerine olan ihracatın da yüzde 1,3 arttığı görülmektedir. Nominal rakamlara göre bu iki bölge için toplamda yaklaşık 350 milyon dolar gibi bir artış gerçekleşmiştir. Ancak, Türkiye’nin başlıca ihracat pazarı olan Avrupa ülkeleri başta olmak üzere diğer bölgelerde önemli bir gerileme söz konusudur. Özellikle Türkiye’nin toplam ihracatında yüzde 43,8 paya sahip olan AB-27 ülkelerinin paylarının yüzde 41,1 oranına gerilemesi, nominal rakamlara göre yaklaşık 8 milyar dolara tekabül etmektedir. Yine, Yakın ve Orta Doğu ülkeleri ile olan ticarette dış satımın azaldığı görülmekte, diğer AB harici Avrupa ülkeleri ile birlikte ele alındıklarında Türkiye’nin yılın ilk 6 ayında bu bölgelere 3,5 milyar dolar daha az ihracat yaptığı anlaşılmaktadır.

Dünya genelinde Covid-19 salgını nedeniyle ortaya çıkan kısmi daralmanın etkisinin hızlı bir şekilde ortadan kaldırılması ve sürecin Türkiye açısından yeni bir hareket alanı oluşturması fırsatı iyi değerlendirilebilir. Her bir krizin ülke açısından yeni fırsatlara olanak sağlaması salgının etkisini azaltmakla birlikte hızlı bir toparlanma ile daha büyük bir avantaja dönüştürülebilir. Bu süreçte özellikle katılım bankacılığının kendisine yeni bir rota çizebileceği imkanı sağladığı görülmektedir. Üretimde önemli bir maliyet kalemi olan ve yeni yatırımlar için caydırıcı etkisi ile üretimin kural koyucu ve engelleyicisi olan faiz mekanizmasının yerini, üretim ve kalkınma için hamle aracı olan bir paydaşlık mekanizması almak zorundadır. Bu paydaşlık, hem yeni gelişen ve derinleşerek tüm sektörlerde olumlu etkisini hissettirmek isteyen katılım bankacılık sektörü için hem de niteliksel hamle yapmak isteyen reel sektör-imalat sanayisi için önemli bir fırsat sunmaktadır. Üretici ile birlikte risk üstlenmek, üretimin gelişmesi için destek sağlamak, cesaret ve ümit verici bir güvenli liman görevini üstlenmek katılım bankacılığı alanında yeni bir çığır ve arkadan gelen diğer girişimci ve yatırımcılar için olumlu bir moral destek aracı haline gelecektir.

Bu girişim, stratejik bir dönemde stratejik hamlelerin yapılmasının gerekli olduğu alanlarda hızlı bir şekilde hayata geçirilebilir. Özellikle kalkınma hamlesi için belirlenen öncelikli sektörlerde faaliyet gösteren ve bu alanlara yatırım yapacak olan girişimciler için bu süreç ivedi olarak işletilebilmelidir. Bir başka ifade ile vergi ve teşviklerle bu alanlardaki girişimlere destek olan devlet ve yatırım finansmanında risk alarak paydaş olan finansal destek sağlayıcı katılım bankacılığı aktörleri, reel sektörün doğal paydaşı haline getirilerek sürdürülebilir kalkınma hamlesine destek sağlanmış olunacaktır. Büyük ölçekli yatırım gerektiren bu alanlardaki kazanç geri dönüşümü kısmen uzun zaman almaktadır. Firma, bu zaman dilimi içerisinde yatırım finansmanı sağlayan kurumların faiz baskısını üzerinde hissetmeden yatırım ortağı benzeri bir paydaş kurum ile çok daha rahat hareket alanı bulacaktır.

Ekonomi bir bütün halinde hareket eden tümleşik bir yapıdır. Yani, bir alanda ortaya çıkan istikrarsızlık diğer alanlarda da aksamaların ortaya çıkmasına neden olur. Aynı durum tersi için de geçerlidir. Yatırım-üretim-istihdam-katma değer-gelir-tüketim-refah ilişkisi hem olumlu hem de olumsuz olarak diğer tüm makroekonomik değişkenleri etkilemektedir. Bu bağlamda ortaya konacak bir pozitif hamle yansıma ve geri besleme sürecini olumlu etkileyecektir. Sonuç olarak, Türkiye özelinde bakıldığında katılım bankacılığının, dünyanın pandemisürecinde yaşadığı daralmayı lehe çevirmek için bir araç olarak kullanılabilirliği önem arz etmektedir. Bu süreçte kalkınma planındaki belirlenmiş olan sektörler başta olmak üzere genişleyerek diğer sektörlere yönelik yapacağı hamleler ile ekonomi için çok daha etkili bir konuma gelme potansiyeli göz ardı edilmemelidir. Gelişen ve değişen koşullar altında yerli üretim başta olmak üzere reel sektörün güven verici biçimde desteklenmesi sağlanarak olumsuz bir sürecin fırsatlara dönüştürülmesi mümkün görünmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir