Gelir/Vergi Adaletsizlikleri Giderilmeli, Sosyal Devlet Anlayışı Baştan Tasarlanmalı!

Gelir ve vergi adaletsizlikleri giderilmeli sosyal devlet anlayışı tüm dünyaya örnek olacak derecede geliştirilmeli, baştan tasarlanmalıdır.

Önceki yazılarımızda değinmiş bulunduğumuz gelir adaletsizlikleri, toplumlarda fakirliğin ve ekonomik anlamda sınıflanmanın, servetin belirli ellerde toplanmasının, bir manada da modern köleliğin ortaya çıkmasının en büyük nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bugün ülkemizde 10 milyondan fazla işçi asgari ücret civarında gelir karşılığı çalışmaktadır. Aşağıda paylaşılan grafikten de anlaşılacağı üzere Türkiye, üyesi olmaya çalıştığı Avrupa Birliği ülkeleriyle karşılaştırıldığında büyük farkla en çok asgari ücretlinin çalıştığı ülke olarak gözükmektedir.

AB ülkelerinde asgari ücret kapsamındaki işçi sayısının düşük olmasının temel nedeni toplu sözleşme kapsamının yüksek olmasıdır. Sendikaların bağıtladıkları toplu iş sözleşmeleri, sendikasız işçilere teşmil edilmekte böylece işçiler daha yüksek ücretlere kavuşmaktadır. 2015 yılı itibariyle AB ülkeleri ortalama toplu iş sözleşmesi kapsamındaki çalışan oranı %60 civarındadır. Bizim ülkemizdeyse olaylar, çok farklı gelişmekte olduğundan fazla detaya girmek istemiyorum. Netice itibariyle çalışanın hakkına son derece önem veren İslam’ın yaşandığı Türkiye ile “kafir” diye nitelendirdiğimiz AB arasındaki farkı, hepimiz tablodan görebiliyoruz. Daha fazla yoruma gerek yok diye düşünüyorum. Türkiye, görece İslam coğrafyasındaki diğer ülkelerle karşılaştırıldığında durumu çok daha iyi olan bir ülke olarak nitelendirilmektedir. Bu hesaba göre birkaçı hariç diğer İslam coğrafyasında bulunan ülkelerdeki en alt seviyede gelir sahibi olan insanların hâlini varın siz düşünün.

Gelir dağılımını incelemek için geliştirilen yaklaşımlardan biri, toplumdaki en yüksek gelire ve en düşük gelire sahip grupların toplam gelirden aldıkları payların karşılaştırmasıdır. Bu karşılaştırmada toplumun en zengin %20’lik kesiminin geliri ile en yoksul %20’lik kesiminin gelirleri oranlanır ve P80/P20 oranı olarak adlandırılır. Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de 2017 yılı P80/P20 oranı 7,5 olmuş yani en zengin %20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay, en yoksul %20’lik kesimin aldığı paydan 7,5 kat daha fazla olmuş.

Türk-İş araştırmasının 2019 Ocak ayı sonucuna göre; dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2.008 TL, gıda harcamasıyla birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 6.543 TL, evli olmayan, çocuksuz bir çalışanın yaşama maliyeti ise aylık 2.452 TL olarak hesaplanmış durumdadır. Bu hesaplama üzerinden bakıldığında da insanımızın nasıl zorluklar içerisinde hayatta kalma mücadelesi verdiğini anlamak mümkündür. Tüm bu zorlukların içinde her geçen gün ahlaki değerleri zedelenen, her türlü medya kanalıyla ruhsal dengesi çalkalanan Müslümanların sürekli hâlde suça bulaşmaları, varlık arzusuyla manevi değerlerini terk etmeleri çok da şaşırtıcı gelmemelidir. Âdeta kurulan sömürü düzeni, insanı insanlıktan çıkarmak için dünyayı bir laboratuvar hâline getirmiş ve sürekli hâlde insanı daha zor şartlarla deneylere tabi tutmaktadır. Manevi değerlerinden aldığı dayanma gücünü nesilden nesile kaybeden insanlık; özellikle son birkaç on yılda tamamen freni patlamış bir kamyoncasına yol almakta, nereye ve nasıl çarpacağını dahi hesap etmekten aciz bir durumda içten içe bir yardım elinin uzanmasını beklemektedir.

Bir yanda yokluk içinde kıvrananlar, diğer yanda tüm hayatlarını hayvancasına insanların gözleri önünde her türlü israfın ve şatafatın içinde yaşayan milyonerler… Sadece Türkiye’de bile her gün İzmir’in nüfusunu doyuracak kadar ekmeğin israf edildiği (Türkiye’de günde yaklaşık 6 milyon ekmek çöpe atılıyor. Yıllık toplamda ise 2 milyar adeti aşkın ekmek çöpe atılıyor. Bunun ekonomik kaybı 220 milyar liraya yaklaşıyor.) bir dünyada bugün itibariyle 821 milyon kişiden fazla insanın açlık çektiği bilinmektedir. Üstelik bu, sadece fakir ülkelerde değil; tüm dünyada yaşanan bir sorun. Örneğin Fransa’da halkın %21’i, yani her 5 kişiden 3’ü günde 3 öğün yemeğe ulaşma imkânı bulamıyor.[1] Dünyada yılda 10 milyon kişi açlıktan ölüyor fakat diğer yandan 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor.

İnsan yukarıda paylaşılan rakamları biraz düşündüğünde dünyanın nasıl bir cehennem hâline geldiğini anlamaya yavaş yavaş başlıyor. Oturup biraz düşünmeye fırsat bulabilsek dünyayı el birliğiyle ne hâle getirdiğimizi ve bu işin sonunun nereye gittiğini her birimiz anlayacak kapasiteye sahibiz. Yaşadığımız ve yaşattığımız bu sefil düzenin sonunun kaostan başka bir şeyle sonuçlanması mümkün değildir ve kaçınılmaz sona giden yol sürekli kısalmaktadır. Gereken tedbirlerin alınmaması ve insanlığın silkelenip kendine gelmemesi hâlinde ulaşılacak son durakta gerçekten çok ama çok acı sonuçlar bizi beklemektedir. Tam da burada Müslümanların yaşadığı bir ülkede onların kurduğu ve yönettiği bir devletin tutumu çok farklı olmalıdır. Devlet; fakiri korumalı, gözetmeli, sahip çıkmalı, ezilmesine izin vermemeli ve her türlü dengeleyici unsuru hayata geçirerek toplumu oluşturan fertler arasında oluşan makası daraltmalı, en azından tüm vatandaşlarının insana yakışır şekilde, temel ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabileceği bir sistem var etmelidir. Gıda, barınma, eğitim hizmetleri, sağlık hizmetleri, korunma gibi temel gereksinimler şartsız şekilde tüm vatandaşların rahatlıkla ulaşabileceği hâle gelmeli; devlet, bunların eksikliğini hiçbir vatandaşına yaşatmamalıdır. Bunlar gerek evrensel insani değerler açısından gerekse İslam’ın emirleri açısından devletin ve tabi yöneticilerinin sorumlu olduğu konulardır.

Burada da devletin bu fonksiyonlarını yerine getirebilmesi adına gelir elde etmesi ve bu gelirlerin harcanması hususu konuşulmalıdır. Birilerinin sömürüldüğü birilerininse kayırıldığı bir sistemle devletin gelir elde etmeye çalışması hâlinde toplumda her türlü huzursuzluğun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bugün ülkemizde ve İslam Dünyası’nda yaşanan problemlerin kaynağında yatan bir başka parasal mesele de budur. Sistemin açlık sınırında köleleştirdiği insanların bir de devlet tarafından soyulmasının ortaya çıkardığı maddi ve manevi huzursuzlukların tamiri mümkün değildir. Sadece ülkemizi ele alacak olursak bugün içinde asgari ücretlilerin de olduğu bordrolu çalışanlardan milyarlaca TL tutarında gelir vergisi tahsilatı yapılırken milyonlarca ticaret erbabı vergilerini ödememek için her türlü düzenbazlığa başvurmakta ve milyarlarca TL tutarında verginin buhar olmasına sebep olmaktadır. Üstelik bu gizli bir durum da değildir. Devlet, bunun gayet farkındadır. Daha da fenası birkaç yılda bir bu vergilere ilişkin aflar çıkarılmakta milyarlarca TL tutarında halkın hakkı olan paralar, yöneticilerin yarım saat içinde aldıkları kararlarla silinip gitmektedir.

Böylesine adaletsiz bir sisteme Rabb’imizin razı olması ve ülkemize esenlik vermesi imkânsızdır. Bu apaçık bir zulümdür. Milyonlarca insanın hakkının gasp edildiği böyle bir düzen içerisinde Müslümanların debelenip durması gayet normaldir. Çünkü Rabb’imizin birbirine böyle bir zulmü reva görenlere yardım etmesi, güç vermesi, zenginlik vermesi imkânsızdır. Hak edilen ancak ve ancak bereketsizliktir ki zaten onu ülkece yaşamaktayız.

Konu, Müslümanlar arasında değerlendirildiğinde milyonlarcasının milyonlarcasına hakkı geçmektedir. Bu hakların helal edilmesi konusu, ahirette bu ahlaksızlığı yapanlar adına çok büyük bir azap konusu olarak yüzlerine vurulmak üzere beklemektedir.

“Kâfir” diye nitelendirdiğimiz Batı’da, örneğin Almanya’da birkaç bin Euro vergi kaçırmaya çalıştığınız anda kendinizi hapiste bulursunuz. Nedense Müslümanların yaşadığı bir ülkede olması gereken bu hassas adalet sistemi, yerden yere vurduğumuz kâfir Batılıların ülkesinde vardır. Müslümanların ülkeleri ise bu tip toplumsal haklarla alakalı konularda cehennemden farksızdır. Dünyaya örnek olması gereken bizler dünyaya âdeta kötülüğün vitrini olmuş durumdayız.

Bir diğer önemli konu da toplanan gelirlerin kim için ve nasıl harcanacağıdır. Ne hazin ki kısmen de olsa bizim ülkemiz de dâhil olmak üzere İslam coğrafyasındaki ülkelerde devletin kaynakları yöneticilerince har vurup harman savrulmakta, kaynaklar hep belirli gruplara akıtılmakta, hakkın adilce dağıtılmadığı ahlaktan yoksun bir paylaşım tercih edilmekte, İslam’ın emirleri hiçe sayılmaktadır. İşte tüm bunları düşündüğümüzde bu kadar adaletsizliğin göz kırpmadan yapıldığı bir coğrafyadan neden bir süper gücün çıkamadığı, neden dünyayı değiştiren ya da dönüştüren işlerin başarılamadığı, neden kalkınmanın bir türlü sağlanamadığı, neden Batı’nın uşağı haline gelindiği, neden tüm manevi değerlerimizin güneşin altında kalmış kar gibi hızla eridiği kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu gidişat değişmediği sürece de hiçbir şey değişmeyecektir. Kola makinesine bozuk para atıp ayran çıkmasını bekleyenler her defasında aynı hayal kırıklığına uğrayacak, sonuçların değişmesi için beklemekten başka hiçbir şey yapmayanlar ömürlerini beklemekle tüketecek, sonuçların değişmesi adına girdilerin değiştirilmesi için mücadele edilmedikçe hiçbir şey bugünden farklı olmayacaktır.


 

[1]https://www.trthaber.com/haber/dunya/israfin-agir-bedeli-her-9-kisiden-1i-aclikla-mucadele-ediyor- 395627.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir