Mezhep Türleri ve Ortaya Çıkış Nedenleri

  1. Mezhep Nedir?

Mezhep; bir dinin, mensupları arasında anlayış ve görüş farklılıklarından kaynaklanan, belirli kuralları ve kendi içinde tutarlı inanç/davranış bütünlüğü bulunan ayrışmalardan meydana gelen büyük kollarından her birine verilen isimdir. Bu pencereden bakıldığında mezhep inanç ve görüş manasına da gelmektedir.

Arapça bir kelime olan zehâb  sözlükte gitmek manasına gelmekte olup, İslami literatürdeki mezhep kelimesinin de z-h-b kökünden türediği anlaşılmaktadır. Terim olarak mezhep kelimesi “Dinin aslî veya fer‘î[1] hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem” açıklamasıyla tanımlanmaktadır.

Ortaya çıkış dönemlerinde ve sonrasında, çok uzun süre mezhep kelimesi kullanılmamış ve klasik kaynaklarda mezhep yerine fırka, nıhle, makalat gibi terimler kullanılmıştır.

Ayrıca, Kuran’ı Kerim’de zehebe kökü 57 yerde yer almasına rağmen mezhep şeklinde bir kullanımına rastlanılmadığı gibi, Efendimiz’in (s.a.v.) hadislerinde de mezhep kelimesi kullanılmamış, onun yerine fırka kelimesinin kullanıldığı belirlenmiştir.

Mezhepler Türlerine Göre Kaça Ayrılır?

Çağdaş Mezhepler tarihçileri tarafından mezhepler; Siyasi, İtikadi ve Fıkhî mezhepler olarak üç farklı kategoride incelenmektedir. Bu üç kategorideki mezhepleri önce yüzeysel olarak sonra da detaylı bir şekilde ele alacağız.

Siyasi Mezhepler: Halife seçimi meselesiyle ortaya çıkan Ehl-i Sünnet (Sünni), Şia ve Hariciyye mezhepleri bu kategoridedir.

İtikadi (Akide/İnanç) Mezhepler: Kader, büyük günah işleyenin durumu, cebr ve ihtiyar meselesi, Kuran’ın mahlûk olup olmadığı hususu gibi konulardan kaynaklanan ihtilaflardan türeyen mezhepler olup, Cebriyye, Kaderiyye, Mutezile, Mürcie, Eş’arîyye, Maturidiyye, Selefi mezhepleri bu kategoride incelenmektedir.

Fıkhi Mezhepler:  Sözlük anlamı bilmek, anlamak, bir şeye vâkıf olmak olan fıkıh, İslami literatürde ise; bir kimsenin leh ve aleyhindeki amelî hükümleri bilmesi, yani kişinin ibadetlere, muâmelelere ve cezalara ait şer’î hükümlere ayrıntılı delilleriyle vakıf olması anlamına gelmektedir.

Hasılı fıkhi mezhepler bir Müslümanın namaz esnasında uyması gereken kurallardan, miras bölüşümünde izlemesi gereken yola, hac vazifesini yerine getirirken yapması gerekenlerden, suç işleyenlere verilecek cezalara kadar hayatın her anında tatbik edilmesi gereken hükümleri Kuran, hadis ve diğer kaynaklar aracılığıyla belirleyen müctehidlerin[2] oluşturduğu “anlayış yollarıdır”.

Yüzlerce fıkhi mezhepten günümüze ulaşabilenler Ehl-i Sünnet için Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleri, Şia için Caferi, İsmailiyye ve Zeydiye mezhepleridir.

Mezhepler Hangi Sebeplerle Ortaya Çıkmışlardır?

Mezheplerin ortaya çıkışı konusundaki sebepleri 4 ana başlıkta incelemek mümkündür:

1-Hilafet Tartışmaları: İlerleyen bölümlerde detaylıca paylaşılacağı üzere; Hz. Osman’ın (r.a) şehit edilmesiyle başlayan, önce Cemel ve sonra Sıffin savaşına, ilerleyen süreçte de Kerbela’dan başlayarak Ehl-i Beyt soyundan gelenlere Emeviler ile Abbasilerce sistematik olarak zulümde bulunulmasına neden olan olaylar silsilesidir.

Bu olaylar, siyasi mezhepler olan Haricilik ve Şia’nın ortaya çıkmasına neden olmuş, ayrılıklar sonrası geri kalan ana kütle ise Ehl-i Sünnet (Sünni) olarak tanımlanmıştır.

2-Nassların Tabiatı: Kuran’da bulunan müteşabih kelimelerden kaynaklanan farklı anlayışlar itikadi mezheplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Kuran’daki ayetlerin muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayrılmaktadır. Muhkem tek manası olan, anlaşılması için başka delile ihtiyaç olmayan manasına gelmekteyken müteşabih ise birden fazla manaya gelebilen, anlaşılması için kendisi dışında bir delile ihtiyaç hissettiren anlamına gelmektedir.

Rabbimiz bu meseleye şu ayetlerle açıklama getirmektedir.

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Kitabın bir kısım âyetleri muhkem olup bunlar onun esasını teşkil ederler. Diğer kısımlar ise müteşabihtirler. Kalplerinde eğrilik olan kimseler onun sadece müteşabihleri ile meşgul olurlar. Bundan maksatları, sırf fitne çıkarmak ve kendi anlayışlarına göre yorumlamaktır. Halbuki onların gerçek mânâlarını yalnız Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onların mânâlarını anlamaya çalışmakla beraber, asıl maksat ve mânâlarını Allah Tealâ’ya havale edip; ‘Allah’ın maksadı ne ise biz ona inandık. Gerek muhkemi, gerek müteşabihi hepsi Rabbimiz tarafından gönderilmiştir…’ derler. Bunu ancak kamil ve öz akıl sahipleri düşünebilirler… Ve onlar sözlerini şu duayla bitirirler: ‘Ey bizim yüce Rabbimiz! Doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi yanlışa saptırma, yüce katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz sonsuz lütuf sahibi olan ancak Sensin.’” (Âl-i İmran, 3/7 ve 8)

3-Farklı Kültürler ve Etkileşim: İslam’ın hızla çok büyük bir coğrafyaya yayılması nedeniyle birçok yeni kültürle karşılaşılmış, her kültür İslam’ı kendi penceresinden özümsemiş, özellikle yunan kültüründen gelen felsefi akımlar itikadi mezheplerin ortaya çıkmasında son derece etkili olmuştur.

4-Efendimizin (s.a.v) Vefatı İle Ortaya Çıkan İhtilaflar:

Ğadir-i Hum Olayı: Şiilik mezhebinde Efendimiz’in ölmeden önce ashabını Ğadir-i Hum’da toplayarak Hz. Ali’nin (k.v.) kendisinin vasisi olduğunu söylediği, fakat buna rağmen kendisi vefat edince Hz. Ebubekir’in (r.a.) onun halifeliğini gasp ettiğine inanılır.

Kırtas Olayı: Buhari ve Müslim’in eserlerinde görüldüğü üzere, Efendimiz (s.a.v) hastalığının ağırlaştığı, vefatından beş gün önceki perşembe günü “Bana kağıt kalem getiriniz; size benden sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırtmayacak bir yazı yazayım.” buyurmuş, Hz. Ömer (r.a) de “Resulullahın hastalığı ağırlaştı. Yanımızda Allah’ın kitabı var. O bize yeter.” diyerek karşı çıkmıştır.

Hazreti Ömer’in (r.a) kağıt kalem getirilmesine karşı çıkışını, oradaki sahabilerden bir kısmı desteklerken bir kısmı karşı çıkmıştır. İki taraf arasında tartışma uzayıp sesler yükselince Efendimiz (s.a.v) “Yanımdan kalkınız; benim yanımda tartışma olmaz. Beni kendi halimde bırakınız.” buyurmuştur.

Miras Meselesi: Hz. Fatıma’nın Efendimiz (s.a.v)’den kendisine miras kalan Fedek arazini istediği hususunda birbirinden farklı çokça rivayet bulunmakta, Hz. Ebubekir’in (r.a) talep edilen bu araziyi Efendimiz’den (s.a.v) duyduğu, çeşitli şekillerde rivayet edilen “Peygamberler miras bırakmaz. Bizden kalanlar sadakadır. Muhammed’in ailesi bundan istifade edebilir.”[3] manasında bir hadis ile reddettiği ve bu nedenle Hz. Fatıma’nın kendisine darıldığı iddia edilmektedir.

Yukarıda bahsi geçen olaylar Şia mezhebinin tesisi açısından büyük önem arz etmekte olup, Hz. Ali’nin (k.v.) halifeliğine engel olduklarından ötürü ilk üç halifeye düşman olmuşlar, onlara çok kötü sıfatlar yakıştırmışlar ve bu olayları propaganda malzemesi yapmışlardır.

Yukarıdaki açıklamalar siyasi ve itikadi mezheplerin ortaya çıkışlarıyla alakalı iken, görece ciddi farklıklar içermeyen ve ameli konular çerçevesinde ortaya çıkan Fıkhi mezhepler ise; çatısı altında bulundukları siyasi ve itikadi mezhepler içerisinde zamanın ilerlemesine müteakiben meydana gelen yenilikler ve içtimai olaylar sonucu, nasıl amel edilmesi gerektiği hususundaki ihtiyaçlara binaen, İslam alimlerinin ortaya koydukları hükümler çerçevesinde sistemleşmiş ve hayatlarımıza girmişlerdir.


[1] Aslî hükümler dinin inanç esaslarını, fer‘î hükümler ise ibadetler ile insanlar arası münasebetleri kapsamaktadır.

[2] Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran İslâm bilgini; İslâm hukukçusu; âlim, fakih.

[3] Sahih Buhari’de 1288 ve 1577 numaralı hadislerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir