Paranın Gölgesinde – I.Bölüm

Tarihin tüm seyrini değiştiren I.Dünya Savaşı sonrasında dağılan büyük imparatorlukların ardından, dünyada halkı Müslüman olan 3 bağımsız devlet kalmıştı. Türkiye, İran ve Afganistan…

Bugün 50’den fazla bağımsız/özerk devleti olan Müslümanların o dönemde kontrolü tamamen emperyalistlerin ve Komünistlerin elindeydi. Dünya tamamen şer güçlerinin boyunduruğu altında ve tüm manevi değerlerin reddedildiği bir zaman kulvarında bulunuyordu.

19. yüzyılın pozitivist anlayışının etkisinde yetişen nesillerin eline düşen dünyamız tam manasıyla maddenin hüküm sürdüğü bir cehenneme dönüştürülmüş, I.Dünya Savaşı da bu çılgınlığın ilk tezahürü olarak milyonların hayatına mal olmuştu.

Baskıya dayanan ve sürdürülemez bir dünya düzeni öngören bu süreci Batı’nın kendi içerisindeki anlaşmazlıklar ve Büyük Ekonomik Buhran altüst etmiş, savaşın habercisi olan, yeni ve daha da aşırı uçları temsil eden siyasal akımlar ortaya (nasyonel sosyalizm, faşizm vs.) çıkmıştır.

Kısa sürede II. Dünya Savaşı başlamış ve savaşın sonunda darmadağın olan küresel emperyalizme karşı zincirlerini kırabilen; başta sömürgecilik faaliyetlerinin merkezi haline gelmiş olan orta doğu ülkeleri olmak üzere birçok ülke bağımsızlıklarını en azından kağıt üzerinde de olsa ilan etmiştir.

Bu dönemde, İslam Dünyası adına iktisadi faaliyetlere kafa yoran ve ağırlıklı olarak Hint Yarımadası’ndan çıkan Müslüman alimler dünyanın o dönemdeki iki süper gücü haline gelen ABD’nin ya da SSCB’nin yani Kapitalizmin ya da Komünizmin etkisinde olmayan, doğrudan bizim değerlerimize uygun bir iktisadi anlayışın temellerini atmak üzere teorik çalışmalar meydana getirmeye başlamışlardır. Mevdudi, Umer Chapra, Hurşid Ahmet, Muhammed Abdul Mannan, Enver İkbal Kureşî, Ahmed En-Neccar, Muhammed Necatullah Sıddıkî, Muhammed Hamidullah gibi isimler modern İslam İktisadı adına bu işi ilk yüklenenler olmuşlardır. Bu alimler İslam Fıkhı’na uygun ve günümüz şartlarıyla uyumlu bir iktisat anlayışının ortaya koyulmasına teorik manada öncülük etmek için; İslam tarihi boyunca iktisat alanında doğrudan ya da dolaylı olarak eser vermiş bulunan İmam Ebu Yusuf (798) el-Mes‘ûdî (ö. 957), el-Mâverdî (ö. 1058), İbn Hazm (ö. 1064), es-Serahsî (ö. 1090), et-Tûsî (ö. 1093), el-Gazâlî (ö.1111), ed-Dımeşkî (ö. 1175’den sonra), İbn Rüşd (ö. 1198), İbn Teymiye (ö. 1328), İbnü’l-Uhuvve (ö. 1329), İbnü’l-Kayyim (ö. 1350), eş-Şâtıbî (ö. 1388), İbn Haldûn (ö. 1406), el-Makrizî (ö. 1442), ed-Devvânî (ö. 1501), Şah Veliyullah’ın (ö.1762) gibi büyük alimlerin teorilerinden faydalanarak etkileyici çalışmalar ortaya koymuş ve modern İslam İktisadı’nın temellerini atmışlardır.

İslam İktisadı tabiri ilk olarak, büyük ilim insanı Muhammed Hamidullah tarafından 1936 yılında kullanılmış ve o tarihlerde her ne kadar çalışmalar sistematik ve bağlantılı şekilde devam etmese de özellikle 1950’li yıllardan sonra ve tam manasıyla da 1970’li yıllardan itibaren sistematik hale getirilmiştir. İslam İktisadı çerçevesinde İslami Bankaların kurulması meselesinin ele alınması 1950’li yıllardan sonra olmuştur. Özellikle Pakistanlı düşünürlerin öncülük ettiği faizsiz bankacılık konusundaki ilk araştırma 1955 yılında ekonomist Muhammed Uzair tarafından ortaya konmuştur.

Bahsi geçen araştırmadan başka, Anvar Kureyşi (1946), Naime Sıddıki (1948), Mahmud Ahmed (1952), ve Mavdudi’nin (1950-1961) önemli katkılar sağlayan çalışmaları olmuştur. Fakat Muhammad Hamidullah’ın 1944 ve 1962 yılları arasında ve faize dayalı mevcut ticari bankacılık sistemine alternatif olarak kar/zarar ortaklığına dayalı bir sistemi ortaya koyduğu çalışmalar bunlar arasında en ilgi çekici olanlar olarak değerlendirilmiştir.

Modern İslam İktisadı’nın kurucusu olarak nitelendirilmeyi hak eden bu büyük alimler muhakkak bir çok zorlukla karşılaşmışlarıdır. Özellikle ana akım iktisadın tamamen insani arzular çevresinde temellendirildiği ve dünyanın hemen hemen tüm yönetici gruplarının pozitivizmin etkisinde yetiştiği bir ortamda, İslam’ın iktisadi olaylara yönelik değerleri aç kurtlar için; rasyonellikten uzak, romantik ve göz ardı edilmesi gereken konular olarak gözüktüğünden, alimlerin kalkıştıkları bu iş gerçekten de çok zordu.

İslam Dünyası’nın o günkü hali de tasavvur edildiğinde nasıl bir maceraya atıldıklarını anlamak bizler için daha da kolaylaşacaktır. Fakat onların samimiyetleri ve sarsılmaz inançları, dirilişi için mücadele verdikleri değerlerin zor da olsa ayağa kaldırılmalarında büyük bir itici güç oldu muhakkak.

Onlar samimi insanlardı. Her biri apayrı mücadelelerden geçmiş, türlü sıkıntılara göğüs germişlerdi. Samimiyetlerine deli olması açsından içlerinden sadece birine, Muhammed Hamidullah’a ilişkin basit bir bilgi vermek isterim.

Hamidullah’ın Paris’te görev yaparken Hıristiyan kasaplarında satılan etleri hayvanlar üç ilahlı inanca göre kesildiğinden ötürü yemediğini, Yahudilerin bizler gibi hayvanlarını tek Allah’ın adıyla kesmelerine ve dolayısıyla dinen onların kestikleri hayvanların yenmesi caiz olmasına rağmen Parisli Yahudi kasapların da İsrail’e parasal destekte bulunduklarını öğrenmesi nedeniyle yemediğini, kalan hayatını et yemeden tamamladığını öğrendiğimde gerçekten sarsılmıştım. Birilerinin bırakın yabancı ülkeleri, ülkemizi bile dar-ül harp ilan edip yaptıklarıyla Hamidullah’ın bu boykotunu zihnimizde karşılaştırdığımızda onların nasıl insanlar olduklarını anlamak çok daha kolay olacaktır.

Onlar iki kutuplu dünyanın madde üzerine kurulu sömürü düzenine isyan eden, İslam’ı en güzel şekliyle anlatmaya gayret eden, sömürü düzeninin her türlü teklifini ellerinin tersiyle reddeden, şerefli ve azimli insanlardı. Allah her birinden ayrı ayrı razı olsun.

Onların çalışmalarıyla başlayan ve bugün artık bağımsız bir disiplin olacak şekilde enstitülere, kürsülere, tezlere, kitaplara ve makalelere sahip olan İslam İktisadı’nın birkaç sene içerisinde gerçekleşmesi beklenen, uluslararası standartların ve kabullerin teşkili sonrası dünya için bambaşka bir gücü ifade eder hale geleceği muhakkaktır. Söz konusu gücün farkında olan Batılı devletler, ki en başta İngiltere geliyor, elinden kayıp gitmesini ve ardından başına bela olmasını istemediği bu iktisadi sistemi olgunlaşmadan devşirmek, kendi iktisadi sisteminin uydusu haline getirmek istiyor. Bu nedenle de bu sistemin en önemli motor gücü konumundaki İslami Finans ile yakından ilgileniyor, büyümesi için teşvikler sağlıyor, 9 yıl önce Malezya’nın inisiyatifiyle kurulan Dünya İslami Ekonomik Forumu’nun ilk defa İslam coğrafyası dışında, Londra’da düzenlenmesini sağlıyor (2013), The Coca Cola Company’nin ana sponsorluğunda gerçekleşen bu forumda İslam Dünyasının tarihindeki en büyük düşmanı İngiltere’nin o dönemki başbakanı David Cameron “Selamun Aleyküm” diyerek açılış konuşması yapıyor… Körfez ülkelerinin paralarının aktığı İngiltere için İslam coğrafyası’nın sermayesini elde etmenin/tutmanın ve paranın onlar için ne anlama geldiğini anlamak için Independent gazetesinde yayınlanan bir haberden kısa bir alıntı yeterli:

“Başbakan Cameron Londra’yı, İslami finansın Batı’daki rakipsiz merkezi, Ortadoğu’daki servetin Mekke’si haline getirmek istiyor.”

5 milyondan fazla Müslümanın yaşadığı İngiltere gerçekten bu işi sahiplenmiş durumdadır. İngiltere’nin 5 adet tam teşekküllü İslami bankası ve 20 adet İslami bankacılık hizmeti veren finans kurumu bulunmaktadır.

Londra Borsası’nda kote edilmiş 50 Milyar USD’yi aşkın İslami sukuku bulunmaktadır. Londra Metal Borsası (LME), İslami emtia murabaha işlemlerinin dünyadaki bir numaralı merkezidir. Yani körfez özellikle ülkelerinin kullandığı ve ülkemizde de birçok tartışmaya neden olaran teverruk işlemlerinin parasının döndüğü yerdir Londra.

Bir finans ülkesi olan İngiltere İslami finansın özellikle türev ürünlerine ilgilenmektedir. Hükümetler İslami türev ürünlerinin çoğalması ve özellikle körfez ülkelerinin parasının bu ürünlerle İngiltere’ye çekilmesi adına her türlü altyapı ve hukuksal çalışmaya canla başla destek olmaktadır. Eğitim alanında İslami Finans konusunda İngiltere tartışmasız bir numaradır. Ülkede toplam 69 adet faizsiz finans dersi üniversitelerde okutulmaktadır.

Bunlar size de garip gelmiyor mu? Yani nasıl oluyor da bu yukarıda saydıklarım?  Türkiye’de değil de nasıl İngiltere’de gerçekleşiyor bunlar? David Cameron’un katılıp İslam dünyasının parasını ülkesine çağırdığı toplantıya biz bakanlık düzeyinde katıldık. Üniversitelerde bu işle alakalı bölümler yeni yeni açılmaya başladı. Eleştiri yaparken bir yandan da söylemem gerekir ki gerçekten bu iktisadi anlayışın güçlenmesi ve yayılması adına; özellikle katılım bankaları, Türkiye Katılım Bankaları Birliği ve çok sayıda vakıf/dernek bu alanda yüzümüzü ağırtacak çalışmalar yapmakta/destek olmakta ve kaynak ayırmaktadır. Ayrıca bireysel olarak ömrünü bu yolda faydalı olma gayretiyle geçirmiş büyüklerimiz olduğu gibi nice genç insanlar da; gerçekten gerek akademik çalışmalarla teorik açıdan gerekse çeşitli ürünlerin hayata geçirilmesiyle uygulamalı olarak faydalı olmaya gayret etmektedirler.

İslami Bankalar ve Finans Kurumları Genel Konseyi Genel Sekreteri Abdelilah Belatik İslami finansın, finansal pazarlar içinde gelişmekte olan bir sektörü temsil ettiğini ve sektör büyüklüğünün yıllık yüzde 8 büyümeyle 2019 yılı itibariyle 3 trilyon dolara tekabül ettiğini bildirmiştir. Bunun nasıl bir değer olduğunu anlayabiliyorsanız sömürü güçlerince bu değerin Müslümanlar’ın eline bırakılması halinde kurulu oyunun ciddi derece tehlikeye gireceğini kavrayabiliyorsunuz demektir. İngilizler I.Dünya Savaşı sonrası şekillendirdikleri İslam coğrafyasında yönetici zümreler aracılığıyla öyle bir yapılanma oluşturdular ki Müslümanlar bir türlü zincirlerini kıramamakta, sömürülmeye devam etmekte, başlatmaya gayret gösterdikleri her arınma ve diriliş hareketi bir şekilde ABD ya da atası İngiltere tarafından dejenere edilmekte, bir başka sömürü aracına dönüştürülmektedir.

Peki, bugün sürekli halde meselesi ve başarısı sadece rakamlarla alakalıymışçasına lanse edilen, sadece faizsiz bankacılık ve ürünlerinden ibaretmişçesine tanıtılan, derinlemesine üzerine düşünülmesine bir türlü fırsat verilmeyen İslam İktisadının ana dinamikleri, kabulleri, kuralları, hedefleri nelerdir? Üzerinde uzun uzun çalışmalar yapılması gerektiren bu soruların cevaplarına ilişkin basit tanımlamalar yapmak bile okurların zihninde bazı şeylerin netleşmesine ve neden ana akım iktisadın ipini tutan sömürgenlerin Müslümanların İslami değerlere uygun bir iktisat anlayışla yol yürümesine müsaade etmeyeceklerini anlamasına yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

O zaman, hiç vakit kaybetmeden İslam İktisadı temelinin oluşturan ön kabullere göz atmaya başlayalım. Sıralamamızı da şu şekilde belirleyelim:

  • İnsanın “homo economicus” değil; yaratılış değerlerinden ötürü vazifeli, duyarlı ve sorumluluklarının bilincinde, maddi arzularının peşinde hayat tüketen değil, maddi ve manevi ihtiyaçları arasında denge kurabilen bir varlık olduğu kabul edilmelidir. 
  • Günümüzde faiziyle beraber doğar hale gelmiş bulunan paranın hali hazırdaki sömürgen sistemden kurtarılıp, tüm insanlığın ortak şekilde faydalanacağı, hiç kimsenin baskı arıcı haline gelmeyecek şekilde yeniden tanımlanması; her türlü spekülatif girişime karşı sonsuz direnç gösterecek şekilde arındırılmış bir değişim aracı haline getirilmesi getirilmesi gerekmektedir.
  • Risksiz veya emeksiz kazanç engellenmelidir. Dolayısıyla faiz ve tüm kurumları terk edilmelidir.
  • Zenginlerin kaynaklara daha kolay şekilde ulaşmasının yolları tıkanmalı, para arzının tabandan başlayacak şekilde yönü değiştirilmeli, gereken ahlaki değerleri taşıyan tüm insanlığın maddi kaynaklara ulaşmada eşit fırsatlara sahip olması sağlanmalıdır. Sınıf oluşumuna ve çatışmaya mahal verilmemelidir. Mal ve sermayenin belli ellerde toplanmasının engellenmelidir. Mal ve sermayeyi tedbirsizce harcanmasını engellenmelidir. İsrafın her türlüsü engellenmelidir.
  • Gelir ve vergi adaletsizlikleri giderilmeli sosyal devlet anlayışı tüm dünyaya örnek olacak derecede geliştirilmeli, desteklenmelidir.

Karl Marx, tüm tarihin aslında sınıfların mücadelesi tarihinden ibaret olduğunu ifade etmiştir. Belki geçmiş için bunu söylemek mümkün değildir. Çünkü gerçekten insanlık tarihinde her ne kadar maddi ve dünyalık arzular sebebiyle çıkan çatışmalar manevi sebeplerle başlayanlardan çok fazla olsa da yine de maneviyattan kaynaklananları göz ardı etmek mümkün değildir.

Fakat günümüzde bu konuyu azıcık dahi düşündüğümüzde (her ne kadar onun yazdığı reçete insanlığın başına zulüm ve beladan başka bişey getirmemiş/getirmeyecek olsa da) Marx’ın tespitinin artık tam anlamıyla doğru olduğu bir dönemde yaşadığımız ortadadır. Manevi değerlerle savaşmak yerine onların içini boşaltmaya yönelen güçler bizlerin de dünden razı olmamız sayesinde hedeflerine ulaşmış ve bizleri sadece tüketmek üzere yaşayan canlılar haline getirmişlerdir. Bugün ortalama refaha sahip bir inanın hayatını incelediğimizde 25 yaşına kadar eğitimi için, 30 yaşına kadar aile kurmak ve evlat sahibi olmak için, 40/45 yaşına kadar araba/ ev ve kariyer sahibi olmak için, 60’lı yaşlarına kadar çocuklarının eğitimi ve hayatlarının düzenlenmesi için, sonrasındaysa kalan ömrünü mümkünse sakin bir yerlerde, huzurlu şekilde geçirmek için harcadığını, gece gündüz mücadele ettiğini görüyoruz. Hayatlarımız durmak bilmeyen bir maratonun içinde su misali akıp giderken her şeyin maddeyle temellendirildiği kurallar etrafında bir şeylere sahip olmak adına programlandığını ancak ömrümüzün son yıllarında fark edebiliyor, güçten düşen vücudumuzda kronikleşmeye başlayan hastalıklar neticesinde hafif hafif başlayan ölüm korkusu (varsa) manevi değerlerimizin de yardımıyla bizleri en yakın camimizin cemaatine katı veriyor.

Koskoca bir ömür… Rabbimizin bize mesajını anlamamız, kavramamız, kabullenmemiz, alışmamız ve ona göre yaşamaya düşe kalka da olsa başlamamız için tanıdığı muazzam bir süre… Fakat bizlerin ne yazık ki içine atıldığımız labirentte başımızı kaldırmaya fırsatımız olmadığından herkesin takip ettiği yolu takip etmek gibi daha önemli işlerimiz var. Dünyanın dört bir yanında yaşananlarla alakalı olarak üzerimizde zerre kadar sorumluluk hissetmiyoruz. Çünkü her şeyin maddeyle ilişkilendirildiği bir oyun içerisinde hislerimizi köreltmek ve sadece ama sadece kendimizi düşünmek, kendimizi kurtarmak zorundayız. Dünyanın hali fenalaştıkça korkularımız artıyor, daha fazla kazanmaya, elimizdekini daha sıkı tutmaya güdüleniyor, maddenin tanrılaştığı bu ortamda üstünlüğü takvada değil evlerde, arabalarda, kıyafetlerde, takılarda arıyoruz. Başka her şeye de gözlerimizi yumup işimize bakmaya devam ediyoruz.

İşte böyle bir ortamda yukarıda sıralanan şartlar dahilinde toplumların silkelenip yeni bir doğuşa yönelmesi halinde dünyanın tüm çehresi ve tarihi değişecektir. Daha önce Müslümanlar bunu kısmen başarmışlardır. Bugün başarılması da mümkündür. Bu konuda bir kitap dolusu engel sıralamak mümkündür. Ama unutulmamalıdır ki Efendimiz’in (s.a.v) tebliği ile yükümlü olduğu mesaj, dünyanın en zalim topluluklarından birinin içerisinde tek başına başlattığı davasıyla her türlü iletişimin son derece sınırlı olduğu bir dönemde, 100 yıl gibi kısa bir sürede o günün hemen hemen bilinen dünyasına yayılmayı başarmıştır. Onun sünnetini kendine yontmadan, insanlığa faydalı olmak, kul olmak amacıyla takip edenlere neden Allah muvaffakiyet nasip etmesin? Dünyanın en zalim inşalarını yıldızlar haline getiren Rabbimiz neden bizleri de düştüğümüz bataklıktan çıkarıp kendi katında güzel sıfatlarla anılanlardan eylemesin?

Mademki bu dönemin putu para, yani ekonomik sistem haline gelmiştir. Müslümanların nefisleriyle beraber ilk mücadele edeceği düşmanı da bu lanetli sistem olmalıdır. Yukarıda sıralanan maddeler Hz İbrahim’in (a.s.) putlara vurduğu baltaya benzemekte, bu sistemi parçalayacak olan aksiyonların en basitleştirilmiş halleri olarak sunulmaktadır.

………………………………….

1.BÖLÜMÜN SONU

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir