Prof. Dr. İbrahim Güran Yumuşak Katılım Bülteni için Yazdı: Pandemi ve Yeni Ekonomi Programı Işığında Türkiye Ekonomisi

Türkiye ekonomisinin serencamını ortaya koyabilmek için belki birkaç yüzyıl geriye gitmek gerekir. Zira bu günkü yapısal sorunların önemli bir bölümü oldukça eskiye dayanmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye ekonomisi, sahip olduğu problemler açısından oldukça istikrarlıdır. Türkiye ekonomisinin özellikle son elli yılına damga vuran dış ticaret açığı, bütçe açığı, dış borç, ve enflasyon gibi iktisadi sorunlar, bazı dönemlerde hafif seyretse de, uygun bir ortam söz konusu olduğunda hemen nüksetmektedir.

Her ne kadar Türkiye gibi birçok gelişmekte olan ülke benzer sorunlarla boğuşsa da, Türkiye ekonomisinin enflasyon hikâyesine sahip dünya üzerinde başka bir ülke bulunmadığı ifade edilebilir.  1970’lerin ikinci yarısında başlayan çift haneli enflasyon, bazı yıllarda tek haneli rakamlarla karşımıza çıksa da, yaklaşık elli yıldan beri aynı alışkanlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla yaşı 50 ve üzerinde olanlar, en fazla enflasyona maruz kalmış nevi şahsına münhasır (sui generis) bir nesil olarak tarihe tanıklık etmektedirler. Türkiye’de yaşanan enflasyonun temel nedeni arz/talep dengesindeki bozulmalar olsa da, bu dengesizliğin nedenleri arasında para arzındaki genişleme, bütçe açıkları, enerji ve yatırım malında dışa bağımlılık ve döviz kurundaki artışlar sayılabilir.

Dış ticaret dengesi, baskılandığı bazı yıllarda fazla vermekle hatta ciddi başka sorunların çıkmasına neden olmakla birlikte serbestleştirildiğinde açık vermeyi sürdürmektedir. Örneğin Türkiye İkinci Dünya Savaşı esnasında dış ticaret fazlası vermiştir. Bu dönemde ithalat izne bağlı olduğu için yapılamamış ancak bu kısıtlama, büyüme ve istihdamı gerilettiği gibi ekmeğin karne ile dağıtıldığı “tayınlama” uygulamasına neden olmuştur. Dış ticaret kontrolleri kaldırıldığında ise ithalat/ihracat dengesi bozulmuş, işçi dövizleri, turizm gelirleri ve nihayetinde dış kaynaklarla fonlanması söz konusu olmuştur. Dış kaynakların yetersiz kaldığı dönemlerde de, örneğin 1980, 1994 ve 2001 yıllarında olduğu gibi ekonomik krizler yaşanmıştır. 2001 krizinin öncekilerden farklı en önemli özelliği, önceki krizlerin çıkma nedeni istikrar programlarının uygulanmaması iken bu krizin bizzat nedeni IMF destekli sabit kur rejimine dayalı uygulanan istikrar programı olmuştur. Diğer önemli bir farklılığı ise vergi gelirlerinin faiz ödemelerini karşılayamaması nedeniyle “duvara toslama” olarak tabir edilen cesametidir.

Bu koşullar altında 2002 seçimlerinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, IMF ile yapılan programı başarıyla uygulayarak siyasi istikrarla birlikte ekonomide de önemli başarılar sağlamıştır. Bütçenin uzun yıllar faiz dışı fazla vermesi, düşük faizle borçlanmayı sağlayarak yatırımlara daha fazla kaynak aktarılmasını mümkün kılmıştır. Enflasyon rakamlarının uzun yıllardan sonra ilk defa tek haneye inmesi, büyüme oranlarının benzer ülkelere göre yüksek seyretmesi, kişi başına mili gelirin 10 bin doların üzerine çıkmasıyla birlikte işsizlik oranlarında da nispi gerilemeler görülmüştür. ABD kaynaklı 2007 krizinin etkileri sonraki yıllarda hissedilse de Türkiye’ye teğet geçtiği ifade edilebilir. Türkiye’nin yabancı sermaye için cazibe merkezi olması, kaynak problemini geçici olarak çözmüş ancak sonrasında uluslararası ilişkilerde yaşanan problemler nedeniyle “sopa” olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bunun ilk işareti 2018 yılında “kur saldırısı” ile verilmiş, devam eden yıllarda da Türkiye’nin kredi notunun düşürülmesi ve diğer operasyonlarla devam etmiştir. 2020 yılı başlarında yaşanan Covid-19 salgını ise ekonomileri durdurmuş, Türkiye ekonomisinin dengelenme sürecini sekteye uğratmıştır.

Türkiye’nin yapısal sorunlarını çözmek için bağımsız bir dış politika izlemesi, küresel sermayeyi kontrol eden güçler tarafından kuşatmaya çalışılmasına neden olmuştur. Türkiye’nin yaptığı uluslararası anlaşmalar ile bir enerji koridoruna dönüşmesi, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de bulduğu/bulacağı yeni rezervler ile enerjide dışa bağımlılığı azaltacağı gibi dış ticaret açığının en önemli kaleminin saf dışı bırakılmasına neden olacaktır. Türkiye’yi kendi sınırlarına hapsetmek ve/veya saf dışı bırakmak için farklı aktörler tarafından çevrelenmeye çalışılmaktadır. Bu aktörler açısından bunu yapmanın en kolay ve maliyetsiz yolu, Arap baharı adı altında bazı ülkelerde yaptıkları gibi yerli işbirlikçilerini iktidara getirmek ve/veya iş savaş çıkarmaktır. 17/25 Aralık operasyonları ve 15 Temmuz darbe girişimi ile bunda başarılı olamayınca iktisadi açıdan kuşatma başlatılmıştır. Eğer başarılı olunsaydı İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında Beyaz Saray’da imzalanan normalleşme anlaşmasında muhtemelen Türkiye de olacaktı.

Türkiye ekonomisinin kırılgan noktaları üzerinden yapılan operasyonlar “kendi göbeğimizi kendimizin kesmesi” gerçeğiyle yüzleşmemize neden olmuştur. Zira uluslararası finansal piyasalarda altın kural, altını olanın kural koymasıdır. Yabancı sermaye girişi, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyduğu sermayeyi karşılamakla beraber, yüksek kar ile çıkması üretilen katma değerin önemli bir bölümünün küresel sermayeye aktarılmasına, hızlı çıkması ise ekonomik krizlerin yaşanmasına neden olmaktadır. Bunu engellemenin yolları arasında içeride sermaye birikiminin sağlanması yani tasarrufların artırılması yer almaktadır. Bir diğer yolu ise konvansiyonel finans dışında sermaye girişinin sağlamasıdır ki, İslami finans bu açıdan önemli bir potansiyel taşımaktadır. İstanbul finans merkezi projesinin arkasında yatan temel gerekçe de budur. İslami finans sermayesi Türkiye’ye gelmek istese de bunun için gerekli hukuki, beşeri, kurumsal, bilimsel ve finansal altyapı oldukça yetersizdir. Bunu ispatlamak için iki örneğe bakmak yeterlidir. Üç kamu katılım bankası kurulmasına rağmen katılım bankacılığının bankacılık sektöründeki payı % 6 civarındadır. İkincisi ise sektörün ihtiyaç duyduğu insan gücü ile ilgilidir. Türkiye’de İslam iktisadı ve finans alanında öğrenci kabul eden iki lisans programının mezun sayısı 65, üç üniversitenin İslam iktisadı ve finansı doktora programından mezun sayısı ise sadece 15’tir.

Türkiye’nin yapısal ekonomik sorunları çözmenin yolu kısa vadeli çözümlerden uzak durmak, yani bir süre bazı zorluklara katlanmaktan geçmektedir. Türkiye’de bunu yapabilecek kudrete sahip uzun soluklu bir iktidar 2002 yılına kadar gelmemiştir. Ak parti iktidarları ve Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi de bunu sağlayabilecek bir potansiyel oluşturmuştur. Ancak hiçbir kesim çözüm için gerekli zorlukları haklı olarak tek başına üstlenmek istememektedir. Bu kısır döngüyü kırmanın yolu, maliyetlerin tüm kesimlere adil şekilde dağıtıldığı, kademeli ve şeffaf bir program çerçevesinde yüksek katma değerli sektörlerin geliştirilmesi, yerli girişimcilerin önündeki engellerin kaldırılmasıdır. 2021-2023 Yeni Ekonomi Programı, bu öncelikleri içeren bir yaklaşımla hazırlanmış olup uygulanabildiği ölçüde bu hedeflere ulaşılmasını sağlayacaktır. Tüm ekonomileri durduran Pandemi süreci, Türkiye ekonomisine yaşattığı zorluklar yanında önemli fırsatlar da sunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir