Para Faiziyle Birlikte Doğuyor!

İnsan “homo economicus” değildir! başlıklı bir önceki yazımızda İslam İktisadının temelinin oluşturan ön kabullerden ilkini incelemiş ve bu yazımızın konusu olarak da aşağıdaki ön kabulün incelenmesini belirlemiştik.

“Günümüzde faiziyle beraber doğar hale gelmiş bulunan paranın hali hazırdaki sömürgen sistemden kurtarılıp, tüm insanlığın ortak şekilde faydalanacağı, hiç kimsenin baskı arıcı haline gelmeyecek şekilde yeniden tanımlanması; her türlü spekülatif girişime karşı sonsuz direnç gösterecek şekilde arındırılmış bir değişim aracı haline getirilmesi getirilmesi gerekmektedir.”

Başlarken kendisine sonsuz saygı duyduğum, büyük âlim M. Umer Chapra’nın kıymetli eseri Adil Bir Para Sistemine Doğru adlı çalışmasından az da olsa bahsetmek ve bu sayede okurları detaylı bilgi için bu kitaba başvurmaya teşvik etmek isterim.

Para ve para sistemi konusunu en ince ayrıntısına kadar ele alan bu çalışma; İslam İktisadı çerçevesinde ihtiyaç olan paranın ve para sisteminin tanımını, karşısındaki engelleri, temel alınması gereken değerleri, alternatif yöntemleri, kurumsal düzenlemeleri, faiz ile olan ilişkisinin neden ve nasıl kesilmesi gerektiğini, kullanılacak enstrümanları ve geçiş sürecinin nasıl yönetilmesi gerektiğini detaylıca açıklamaktadır.

Yukarıda paylaştığımız ilkenin de bu eserin bakış açısıyla irdelenmiş olmasından ötürü eser büyük önem taşımaktadır.

İlkenin detaylıca irdelenmesinden önce meselenin tam anlamıyla kavranabilmesi adına ilk olarak bazı sorulara cevap bulmak gerekmektedir.

Sanıyorum ki aşağıdaki sorulara verilecek cevaplar bizlere, paylaştığımız ilkenin kavranması adına açılması gereken kapılara anahtar olacak yeterliliğe sahiptir.

1-Ülkeler neye göre para basmaktadır?

2-Piyasanın ihtiyacı olan para nasıl belirlenir? Ne kadar para basılması gerektiğine nasıl ve kim karar verir?

3-Para hangi hesaplamalara göre basılmaktadır?

4-Dolar neden en önemli rezervdir?

5-Bankalar bu sistem aracılığıyla ne kadar kaydi para üretmektedir?

Ülkeler neye göre para basmaktadır?

Bu sorunun cevabı çok önemlidir. Öncelikle ülkelerin paralarının değerinin neye göre belirlendiğinin bilinmesi gerekmektedir. En kaba manasıyla Paranın Değeri = Tüm Para / Tüm Kıymetler olarak ölçülür. Örneğin ülkedeki tüm satın alınabilir kıymet, 100 buzdolabıysa buna karşılık 100 TL para basılırsa paranın değeri, alım gücü 1 TL = 1 buzdolabı olur. Ancak devlet 100 buzdolabına karşı 500 TL daha para basarsa oluşan parasal bollukta 100 buzdolabının değeri 500 TL’ye ulaşır. Bu da paranın alım gücünü 5 TL = 1 buz dolabı hâline getirir ki üretim ve zenginlik artmadan piyasaya para sürülmesiyle paranın değerinin düşmesine devalüasyon denir. İşte bu nedenle kafamıza göre para basmamız mümkün değildir.

Piyasanın ihtiyacı olan para nasıl belirlenir? Ne kadar para basılması gerektiğine nasıl ve kim karar verir?

Kendi ülkemiz açısından ele alacak olursak belirtmek gerekir ki para basma yetkisi anayasal olarak TBMM’de olsa da meclis bu yetkisini 1930 yılında kurulduğunda Merkez Bankasına devretmiştir. Özellikle 90’lı yıllardaki siyasilerin popülist politikalarla devalüasyonlara sebep olan Merkez Bankasından para bastırıp borç alma işlemlerinden sonra çıkan kanunlarla artık Merkez Bankaları hükümete borç değil bankalara kredi verir hâle gelmiştir. Bankalar, Merkez Bankasından aldıkları parayı hükümete bono tahvil karşılığı satarak hükümetlere borç vermektedir. Merkez Bankası; bankalara piyasaya oranla daha ucuz faiz ile borç vermekte, bankalar da Merkez Bankasından ucuz aldıkları borç parayı daha yüksek faiz ile hazineye (hükümete) satmaktadır.

Para hangi hesaplamalara göre basılmaktadır?

Para basımı basit açıklama ile Merkez Bankamızdaki rezervlere göre gerçekleştirilmektedir. Bugün dünyanın en geçerli rezervleri dolar ve altındır. Ülkeler bu iki rezerve oranla paralarını basmaktadırlar. Hâlen daha bazılarımız paranın altına bağlı basıldığını düşünür. Bu bir kural değildir. 1971’de Bretton Woods’un yıkılışıyla zorunluluk bitmiştir. Paralar artık hükümetlerin itibarına bağlanmıştır. Hükümetlerin itibarları da ülkelerin ekonomik ve siyasal güçlerine, rezerv varlıklarına bağlıdır. Bunların sarsılması hâlinde paranın değeri kaybolur.

Burada ayrı bir parantez açıp şunu ifade etmek gerekir ki tüm bu hesaplamalara ilişkin havalı açıklamaların hiçbiri ispatlanabilir durumda değildir. Teoriden ileriye gitmez. Pratikte ne olduğunu ve nasıl olduğunu asla ve asla anlayamayacağımız garip bir sistem vardır. Komplo teorilerinin içinde boğulmak istemediğimden ötürü bu meseleye çok fazla bulaşmak istemiyorum. Fakat bu konuda gerçekten kafa yoran büyüklerimizden biri olan Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın[1] kitaplarının okunmasını şiddetle önermek hususunda kendimi sorumlu hissediyorum. Küresel hırsızlığın en önemli enstrümanı olan para sistemini anlamak, bizler için gerçekten çok önemlidir.

Dolar neden en önemli rezervdir?

Her ne kadar dolar, 1971 sonrası hiçbir kıyemi değeri olmayan itibari bir para hâline gelmiş olsa da ABD’nin ticari, diplomatik ve askeri olarak dünyanın süper gücü olmasından ötürü en çok talep edilen rezerv durumundadır. Uluslararası ticaret, II. Dünya Savaşı ile 1971’de ABD’nin Bretton Woods Sözleşmesi’ni bozmasına kadarki süreçte tamamen doların eline geçmiştir. Bu tarihten sonra da ABD’nin gücünden ve politikalarından ötürü sistem çökmesine rağmen çok bir şey değişmemiştir. Hatta değiştirmek isteyen, ABD’nin ciddi yaptırımlarıyla ve askerî operasyonlarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Basitçe özetleyecek olursak para, rezervlere bağlı olarak piyasanın ihtiyacı olan oranda ve üretilmiş tüm zenginlikleri satın alabilecek tutara bağlı olmak kaydıyla Merkez Bankası tarafından basılarak piyasaya sürülür.

Bu dengelerden herhangi biri gözetilmezse devalüasyonun ortaya çıkması kesindir. Örneğin 2019 Ocak rakamlarına bakacak olursak Resmî Rezerv Varlıkları, bir önceki aya göre %4 artarak 96,8 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu dönemde alt kalemler itibarıyla, döviz varlıkları bir önceki aya göre %4,8 artarak 74,9 milyar ABD doları olarak kaydedilmiş, altın cinsinden rezerv varlıkları %1,4 oranında artarak 20,4 milyar ABD doları olmuştur. İşte bu gibi rezerv varlıklarımıza oranla piyasadaki para ihtiyacına göre emisyonlar gerçekleştirilmektedir. Tabii ki burada Merkez Bankasının basılan paraları bankalar aracılığıyla yani onlara kredi vererek piyasaya soktuğunu ve burada da Kısmi Rezerv dediğimiz sistemin devreye girdiğini unutmamalıyız.

Kısmi Rezerv Sistemi en basit hâliyle; bankaların kendilerine yatırılan mevduatların belli miktarını rezervlerde tutması, geri kalanını kredi ve diğer şekillerde yatırımcılara, piyasaya vermesi esasına dayanan sistemdir. Genelde ülkelerin merkez bankaları bir minimum yüzde belirler ve bankaların bu minimum yüzdeyi ellerinde tutmaları gerekmektedir. Bu değer de ortalama %10 civarındadır.

Bankalar bu sistem aracılığıyla ne kadar kaydi para üretmektedir?

İşte burada da kredi çarpanı olarak tanımlanan kavram ortaya çıkmaktadır. Kredi çarpanı, bankacılık sisteminde ne kadarlık kaydi para yaratıldığını miktar olarak ölçmeye yarar. Bu bölümde kullandığımız basit modelde (yani bankaların aşırı rezerv tutmadıkları ve hane halklarının nakit tutmadıkları varsayımları altında) yaratılan kaydi para miktarı aşağıdaki gibi hesaplanır:

∆D = ∆R * 1/rd

Burada ∆D vadesiz mevduat oranındaki değişiklik, ∆R rezervlerdeki değişiklik, rd ise zorunlu karşılık oranını gösterir. Merkez Bankasının A Bankasından 100 TL’lik DİBS satın alması sonucunda (zorunlu karşılık oranı %10 ise), bankacılık sisteminde toplam ne kadarlık kaydi para yaratılır? Denklemi kullanırsak bu rakam ∆D = 100 * 1/0,10 → ∆D = 1000 olarak bulunur. Demek ki tüm bankacılık sisteminde yaratılan toplam mevduat miktarı, rezervlerdeki değişikliğin 10 katı kadar olmuştur.

Günümüz modern bankacılığı bu temeller üzerine inşa edilmiş durumdadır. Paralar; ülke rezervlerine göre basılmakta, Merkez Bankasınca piyasa faizlerinin altında rakamlarla bankalara borç verilmekte, bankalarca Kısmi Rezerv Sistemi gereği hemen hemen 10’a katlanarak piyasaya sürülmektedir.

İslam’ın iktisat anlayışına göre adaletsizlik tam olarak burada başlamaktadır. Çünkü bu, yukarıdan aşağıya doğru işleyen sistemde kredilerin önemli bölümü; teminatı ve itibarı güçlü olanlara gitmekte, zenginlik derecesi aşağıya doğru indikçe bu kredilerden faydalanma oranı düşmekte ve sermaye sürekli olarak zenginin kazancını arttırırken orta ve düşük gelir sınıflarını daha aşağıya çekmektedir.

İslam İktisadı;  küresel modern bankacılığı, faaliyet gösterdiği ülkeler içinden özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve fakir ülkelerde zengin fakir uçurumunu hızla büyütmesinden, toplumların %1’lik kesimlerinin var olan zenginliğin %50’sini hatta bazı bölgelerde %90’ını ele geçirebilmesinden ötürü insanlık adına tehlikeli addetmekte, servetin bu şekilde belirli ellerde toplanmasına izin vermeyen bir sistemin kurulması gerekliliğine işaret etmekte ve bu görüşünü özellikle, önceki sayfalardan aşina olduğunuz aşağıda tekrar paylaşılan Haşr Suresi’nin 7. ayetine dayandırmaktadır:

“Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan bir servet olmasın.”

Bugün dünyanın en büyük servetlerine sahip 26 kişinin, dünya nüfusunun en yoksul %50’sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam varlığına eşit servete sahip olması bu bakış açısının doğruluğunu kanıtlamaktadır.

İslam İktisadı’nda para sistemi en az faizsizlik sistemi kadar önemlidir. Çünkü ortodoks ekonomi anlayışında para sisteminin tutarsızlıkları enflasyonu, enflasyon ise faizi doğurmaktadır. İslam İktisadı ise faize bir sonuç olarak değil bir sebep olarak bakar. Bu tümevarımcı anlayışın doğru para sisteminin kurulmasıyla, paranın bir ölçü birimi olarak sistemde yer almasının sağlanmasıyla boşa çıkarılabileceğini kanıtlamaya çalışır.

Evet, kapıları açmak için gereken anahtarlara, bu detaylı bilgiler aracılığıyla sahip olduğumuza göre, artık ilkemizi incelemeye başlayabiliriz.

Yukarıda açıklandığı üzere borç mahiyetinde olmasından ötürü mecburen faiziyle birlikte doğan para bu özelliğinden ötürü daha doğar doğmaz değerinde problemler oluşan bir varlık olarak meydana gelmektedir. Söz konusu durum da paranın, özellikle de gelişmemiş ülkelerin paralarının değerlerindeki kayıplar neticesinde toplumların soyulmasına müsaade eden bir zulüm aracına dönüşmesine neden olmaktadır. Özellikle önceki bölümlerde ifade edildiği üzere Amerikan dolarının 1973 sonrası dönemde itibari para hâline gelmesi sonrası, bu ülkenin gücünü kullanarak dünya üzerinde baskı ve korkuyla dayattığı sistemde sınırsız para basabiliyor olması sonrası ortaya çıkan durum, para sisteminin hepten adaletsiz bir hâle gelmesine neden olmuştur.

Banknotların ilk ortaya çıkışıyla yaşanan aşırı enflasyonlardan sonrasında İngilizlerin kurduğu altına dayalı sistemin uzun süreli başarısından, bu sistemden kopuşla iki dünya savaşı arası dönemde meydana gelen sorunlardan, II. Dünya Savaşı’nın sonunda kurulan Bretton Woods sistemiyle gelen dolar bazlı altın sisteminden ve nihayet onun da bozulmasından sonraki dönemlerden kitap içerinde hep bahsettik. Dünya, banknotların ortaya çıkmasından bugüne hep istikrarsızlıkların pençesinde kalmıştır. Özellikle de 20. yüzyıl bu istikrarsızlıkların zirve dönemi olmuştur. 1973 sonrası ABD’nin dolar aracılığıyla dünyaya baskı yaptığı bugünler ise para sistemi açısından dünya tarihinin en tehlikeli ekonomik virajlarından birinde olduğumuzu açık açık hissettirmektedir. Dünya, yavaş yavaş doların adaletsiz sisteminin başrol oynayacağı bir savaşa doğru sürüklenmektedir. Kaçınılmaz olan bu sonun yaklaştığını hisseden dünya ekonomistleri; adil bir para sisteminin nasıl temin edilebileceğini düşünmekte, bazıları altın sistemine dönmeyi savunurken bazılarıysa bambaşka önerilerle akılları karıştırmaktadır. Bugün dünya açısından zor olan, düzgün bir para sisteminin kurulmasından ziyade dolar belasından kurtulmaktır. Bretton Woods sonrası karşılıksız hâle gelen doların borusu, ABD’nin muazzam gücü ile petrol ticaretinin dolar ile yapılmasını sağlamasından ötürü devam etmektedir. Sistemi bozmak isteyenleri her ne kadar ABD, şimdiye kadar bir şekilde ortadan kaldırmış olsa da son dönemdeki gelişmeler neticesinde bundan sonraki savaşlarının öncekiler kadar kolay olmayacağı ortadadır.

Fakat ABD petrol ticaretindeki dolar kullanımı gücünü kaybettiği anda tepetaklak olacağını bildiğinden ne pahasına olursa olsun buna izin vermemek adına elinden geleni yapacaktır.

Bunlardan başka dolar, sadece petrol ticaretinde değil; uluslararası ticarette de en geçerli para birimi olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar bugün dünyada birçok ülke, ticaret ortakları olanlarla yerel paralar kullanmaya başlamış olsa da hâlâ oransal olarak bakıldığında bu girişimlerin çok düşük olduğu görülmektedir.

Dünyada “Euro Bölgesi” gibi bir başka bölgenin bulunmaması, son dönemde güçlü bir birlikteliğin adımlarını atmaya başlayan BRICS ülkelerinin henüz yerel para ile bile ticarete başlayamamış olması, bunun ancak 5-10 yıl kadar bir sürede tam anlamıyla mümkün olabileceğinin öngörülmesi doların hakimiyetinin azalarak da olsa devam etmesine neden olmaktadır.

Bunlardan başka BRICS’in, “BRICS Pay” adı verilen bir ortak ödeme sistemi geliştirmek için çalışma yaptıkları, ilk olarak da sistemin Güney Afrika’da kullanılacağı, istikrarsızlık nedeniyle yeni uluslararası ödeme sistemi kurulmasının BRICS ülkeleri için öncelikli hedef olduğu da bilinmektedir. Teknolojinin gelişimi ve dünya siyasetindeki gelişmeler düşünüldüğünde dünyanın yükselen gücü hâlindeki BRICS’in uzun zaman geçmeden dünya ekonomisini ve özellikle para sistemini ciddi manada etkileyecek atılımlarda bulunması beklenmektedir. Bu da doların tahtının sallantıda olduğunu, çeşitli bölgelerde benzer girişimlerin olması hâlinde bunların domino etkisi yaratacağını ve ABD dolarının kısa sürede, ciddi derecede köşeye sıkıştırılabileceğini göstermektedir. Tabii ki bu durumun meydana gelmemesi için ABD’nin elinden geleni yapacağı, gelmesi durumundaysa tüm dünyayı kaosa sürükleyecek tedbirlere başvuracağını tahmin etmek son derece kolaydır. İşte böyle bir fasit dairenin içine sıkışmış bulunan dünyanın bu cendereden kurtulmasının tek yolu, birlik olmaktan geçmektedir.

Sömürü sisteminin en önemli enstrümanlarından biri hâline gelen dolara, bugüne kadar kimler meydan okuduysa ya liderleri suikasta kurban gitmiş ya ülkeleri işgal edilmiş ya darbelere maruz kalmış ya da çeşitli ambargolarla terbiye edilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle bu acımasız düzenin çarkları arasına tek başına kol sokmaya çalışmak; hiçbir fayda vermemekte, güçlü bir birlik ve stratejik plan olmadan sadece ciddi yaralanmalara neden olmaktadır.

Irak, İran, Libya gibi Türkiye’de bir zamanlar doların imparatorluğuna başkaldırmış, bunu da belli bir strateji çerçevesinde gerçekleştirmeye gayret etmiştir. Fakat henüz hazır olmayan ve belli gelişmişlik seviyesine ulaşamamış durumdaki ortaklarıyla kalkıştığı bu adalet arayışı, küresel güçlerin ilgili ülkelerdeki gizli valilerince engellenmiştir.

Türkiye’nin bu konudaki girişimine biraz yer ayırıp detaylarını paylaşmak istiyorum. Girişimin mimarı olan rahmetli Necmettin Erbakan, 8 İslam ülkesi (Türkiye, Pakistan, İran, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya) arasında bir parasal birlik gerçekleştirmek istemiş ve liderliğindeki bir dizi girişim sonucunda bu işin ancak temellerini atmaya muvaffak olmuş, kendisinden sonra da proje rafa kalkmıştır. Gerçekten de tüm dünyayı etkileyecek bir çalışma olan D-8 ne yazık ki istenen şekilde hayata geçirilememiştir. O dönemde yaşanan siyasal gelişmelerden ötürü imzalar atılır atılmaz hükümet istifa etmek zorunda bırakılmış ve İslam Dünyası büyük bir gelişmeden mahrum bırakılmıştır. Sadece bu ülkelerin nüfuslarına bile baksak nasıl muazzam bir ekonomik gücün ortaya çıkmasının engellediğini anlamak mümkündür.

 

Endonezya: 232 Milyon                  Malezya: 26 Milyon

Bangladeş:135 Milyon                     Pakistan:180 Milyon

İran: 67 Milyon                                 Mısır:83 Milyon

Türkiye:77 Milyon                            Nijerya:150 Milyon

 

                      TOPLAM: 795 Milyon

 

Erbakan’ın hayali, bu ülkelerin kendi aralarındaki ticareti önce kendi para türlerini kullanarak gerçekleştirmesi, ardından “İslam dinarı” isimli bir para birimiyle bu ticaretlerin sürdürülmesi ve her hâlükârda doların bu ülkeler arasındaki ticaretten kovulmasıydı. İlerleyen dönemde diğer İslam ülkeleri de sisteme dahil edilecek ve İslam Dünyası’nda doların hegemonyası kırılacaktı. Faizsiz, adil bir para sistemi kurulacak; finansal imparatorlukların sömürüsünün önüne set çekilecekti. Ne hazindir ki olmadı. Bu büyük planın önüne geçmek isteyenler, hükümeti alenen tehdit ettiler. Hatta 12 Haziran 1997 sabahı gazetelerde hükümet çekilmezse askerin silah zoruna bile başvuracağı ilan edildi.

Hükümet, büyük hayali olan D-8 için 15 Haziran tarihinde İstanbul’da imzaları attıktan sonra 18 Haziran’da istifa etmek durumunda kaldı. Böylece ekonomik birliktelik hayalleri başlamadan bitti. D-8 başka hizmetlerde bulundu fakat hayal edilen vazifeyi yerine getiremedi. Üstelik sadece Erbakan’ın değil, o gün o fotoğraf karesinde kim varsa istisnasız hepsinin başına kötü olaylar geldi. Belki de Müslümanlar adına yapılan son büyük girişim niteliğindeki bu güzel hayal, yanlış zamanda yapılan bir hamle olmasından ötürü bu birlikten büyük zarar göreceklerin yerli uşaklarınca engellendi.

Toparlayacak olursak gerek paranın bir borç olarak doğduğu gerekse güçlü ülkelerin paralarının zorbalığa dayalı yöntemleriyle fakirleri soyduğu bu lanetli sistem düzeltilmelidir. Paranın sadece bir satın alma aracı hâline getirilmesi ve reel manada üretimle doğru orantılı şekilde arzının sağlanması, kaydi para üretiminin durdurulması, paranın değerinin dalgalanmasının engellenmesi gerekmektedir. Bugün dünya paralarının değerleri arasında meydana gelen oynaklık; milyarlarca dolar değerinde soygunlara sebep olmakta, elinde büyük servet ve çeşitli imkânlar bulunduran bazı kesimlerce toplumların cepleri, ceplerinden hiçbir şey alınmadan boşaltılmaktadır. Adil bir para sisteminin temelinde İslam’ın öngördüğü ve evrensel adaletin gerektirdiği özellikler bulunmalıdır. Bunlardan en önemlisi de zengini daha zenginleştiren, fakiri sömüren bir sistemin kesinlikle var olmasına izin vermeyen adalet anlayışının tesisidir. Bu adaletin sağlanması için de en başta paranın spekülatif eylemlere açık olan yanlarının tamamen yok edilmesi ve değeri stabil olan bir değişim aracı olarak kullanılmasının sağlanmasıdır.

 


 

[1] Dokuz Eylül Üniversitesi’nde lisans çalışmasını bitirdikten sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesinde yüksek lisans çalışmasına başladı. Tez aşamasında British Council’den kazanmış olduğu bursu değerlendirmek üzere İngiltere’ye gitti. Cranfield Teknoloji Enstitüsünde Üretim Sistemleri Mühendisliği alanında Yüksek Lisans (1990) çalışmalarını tamamladı. Doktorasını (1995) yine İngiltere’de, Cranfield Üniversitesi Endüstri ve Üretim Sistemleri Mühendisliği alanında yaptı. Doçentliğini 2000 yılında aldı. Balıkesir Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi (yarı zamanlı), Polis Akademisi (yarı zamanlı) ve Uluslararası Saraybosna Üniversitesi ve Bartın Üniversitesi’nde çalıştı. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Araştırma ve Geliştirme Planlaması Müdürlüğünde araştırma mühendisi ve bir müddet de müdür olarak görev aldı. Devlet Planlama Teşkilatında (DPT) Bilim ve Teknoloji Sektörü uzmanı, Başbakanlık Başmüşavirliği ve TBMM’de müşavir görevlerinde bulundu.

 

Para Faiziyle Birlikte Doğuyor!” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir