SİYASİ MEZHEPLER NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Bu yazımızda, İslam Mezhepleri Tarihi açısından son derece önemli olan ve siyasal olaylar neticesinde ortaya çıkan Şiilik, Haricilik ve Sünnilik mezheplerini, en genel bilgiler çerçevesinde incelemeyi; okurlarımıza akılda kalacak önemli tarihi bilgileri aktarmayı amaçladık. İslam Dünyası’nın dünü, bugünü ve yarını açısından son derece önemli olan mezhepleri, siyasi olaylar sonucunda ortaya çıkanlarla incelemeye devam ediyor ve ilk olarak Şia Mezhebi ile tarihsel yolculuğumuza başlıyoruz.

Şiilik

Şiilik, ismini; taraftar, yardımcı, destekçi anlamlarına gelen şia kelimesinden almaktadır.

Ali taraftarlığı manasında kullanılan Şia’nın tam olarak ne zaman siyasi bir hüvviyet kazandığı hususunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Şia’nın tarihsel süreç sonucunda ortaya çıkmasından sonra mezhep mensuplarının, yukarıda bahsedilen Ğadir-i Hum, Kırtas Olayı ve benzeri hadiseleri de kullanarak mezhebin ortaya çıkışını Efendimiz’in (s.a.v) hayatta olduğu sürece kadar geri götürme çabalarına rağmen, mezhebin ilk tohumlarının Efendimiz’in (s.a.v)  vefatını takiben yönetime Hz. Ali’nin (k.v.) getirilmesinin uygun olacağını düşünen Haşimiler[1] tarafından atıldığı ve Hz. Osman’ın (r.a.) şehid edilmesi sürecinde ünlü münafık Abdullah bin Sebe ve taraftarlarınca Hz. Ali (k.v.) hakkında yayılmaya çalışılan çeşitli sapkın düşünceler çerçevesinde yavaş yavaş vücut bulmaya başladığına inanılmakla beraber bu konuda bazı alimler Şia isminin Hz. Ali (k.v.) ile Muaviye arasında cereyan eden Sıffin Savaşı’yla birlikte ortaya çıkmaya başladığını öne sürerken, bazılarıysa Kerbela Olayı’nı ortaya çıkışında milat kabul etmişlerdir ki; tam anlamıyla mezhebin kurumsallaşma dönemine bu olay sonrasında girdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Olayları Efendimiz’in (s.a.v) vefatı itibariyle inceleyecek olursak, vefat olayının gerçekleşmesinden sonra kısa süreli de olsa kimin imam olacağı hususunda görüş ayrılıklarının yaşandığı ve Haşimiler ile bazı sahabelerin imameti bir miras gibi kabul ederek Efendimiz’e (s.a.v)  haleflik etmenin Ehl-i Beyt’in hakkı olduğunu savundukları bilinmektedir.

Fakat Hz. Ali’nin (k.v.) Efendimiz’in (s.a.v.) cenazesiyle ilgilendiği bir esnada Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) biat edilmiş ve Hz. Ali bir süre Hz. Ebu Bekir’e biatını geciktirmiştir. Her ne kadar durumdan Haşimiler hoşnut olmasalar da Hz. Ali’nin (k.v.) gerek Hz.Ebu Bekir’e (r.a.) gerekse Hz. Ömer’e (r.a.) biat etmesinin yanında onların döneminde adaletsizlik yaşanmaması ve İslam Devleti’ni doğru idareleriyle hızla güçlendirip dinin tüm coğrafyalara yayılmasında başarılı olmalarından ötürü Ali taraftarlığı sınırlı ölçüde varlığını korumaktan öteye geçmemiştir.

Tüm bunlarla beraber Hz. Ömer’in ölümünden sonra kurulan bir Şura ile Hz. Ali’nin de aday olduğu halifeliğin Hz. Osman’a verilmesinin ardından bu dönemde ortaya çıkan idari zaaflar icraatındaki zaaflar, yakınlarından devlet yetkililerinin kontrolden çıkması gibi olaylar halifeye karşı büyük bir muhalefetin oluşmasına neden olmuş; bir manada alternatifi durumundaki Hz. Ali (k.v.) lehinde siyasi bir tarafgirliğin meydana gelmesine sebebiyet vermiştir.

656 yılında Mısır Valisi’nden şikayetçi olarak Medine’ye gelen isyancılar, Mervan bin el-Hakem tarafından hazırlanan bir komplo neticesinde Hz. Osman’ın (r.a.) evini muhasara etmiş ve haftalarca süren muhasara sonunda kendisini şehid etmişlerdir. Hz Ali (k.v.) bu olaydan sonra halife olmuş; Hz. Osman’ı şehid edenlerin bulunup cezalandırılması hususunun geciktiği suçlamalarının yanında Hz.Osman’ın akrabası ve Emevilerin en güçlü ismi olan Muaviye’nin kan hakkını ileri sürerek kendisine karşı isyan etmesi, İslam tarihinin en zorlu süreçlerinin yaşanmasına ve Müslümanlar arasına fitne girmesine neden olmuştur. Bu bağlamda yaşanan Cemel Savaşı, Sıffin Savaşı ve Nehrevan Savaşı Müslümanların arasındaki birliği derinden sarsmış ve siyasi mezheplerin kesin olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Hz. Ali’nin 661 yılında bir Hâricî tarafından şehid edilişinin ardından biat alan Hz. Hasan (r.a.) bir süre sonra Muaviye ile yaptığı anlaşma sonucu halifelikten çekilmiş; durulan sular, Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin ederek halifeliği saltanata çevirme planı karşısında tekrar karışmıştır. Bu durum bir kısım Ali taraftarlarınca hoş karşılanmamıştır.

Muaviye’nin ölümünden sonra Kufe’deki Ali taraftarlarının, abisi hayatta olmadığından ötürü kendisine mektup yazmak suretiyle destek vereceklerini ilan ettikleri Hz. Hüseyin’e (r.a.) Kerbela’da Emevi güçleriyle yaptığı mücadelede şehid edilmiş; kendisiyle beraber bulunan Ehl-i Beyt’ten çok sayıda insan katliama uğratılmıştır.

Bu olay sonrası hızla yayılan Emevi düşmanlığı Ehl-i Beyt mensuplarının Emevilere karşı siyasi bir taraf olmasını sağlamış ve Kerbela’dan kurtulmuş Ehl-i Beyt mensuplarının soyundan gelen imamlar etrafında Şiilik tam anlamıyla kurumsallaşmaya başlamıştır.


Haricilik

Tarihsel yolculuğumuzda sıradaki durak Haricilik.

Mezhebin tam anlamıyla Sıffin Savaşı ile ortaya çıktığı kabul edilse de tohumları, Hz. Osman (r.a.) dönemindeki olaylarda atılmıştır. Yerleşik hayata ve medeni devlet anlayışına uzak olan bedeviler, İslam’ı sahabeler gibi içselleştirerek öğrenmemiş; hırçın ve merhametsiz doğaları gereği en ufak bir anlaşmazlıkta huzursuzluk çıkarmaya yönelmişlerdir.

Hz. Osman (r.a.) zamanında devlet sınırlarının son derece genişlemesi, yeni kültür ve milletlerin İslam Devleti’ne katılması, bunların arasındaki ilişkilerin gelişmesi gibi nedenlerle yeni kanunların ve yönetimsel kararların yürürlüğe konması gerekmiş ve bu dönemde Hz. Osman (r.a.), bazı uygulamaları nedeniyle özellikle başkent Medine dışında yaşayan sahabeler tarafından son derece eleştirilmiş olup; bu durum da İslam Devleti içerisinde ciddi çalkantılara neden olmuştur.

Bu eleştirilere neden olan olaylar içerisinde; atanan valilerin taşkınlıkları, kabile taassubu ile hareket etmeleri, Hz. Osman’ın bazı kişilere Irak’ta toprak bağışlarında bulunması, önemli valiliklere tayinler yaparken toplum tarafından sevilmeyen Abdullah b. Âmir, Velid b. Ukbe ve Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh gibi yakınlarını tercih etmesi, savaş ganimetlerinden seferlere katılmayan yakınlarına pay ayırması, Bedir Savaşı’na katılanlara her savaştan ayrılan payı azaltması, bazı cezaların icrasında yavaş davranması veya bunları hiç uygulamaması gibi sebepler sayılmaktadır.

Tüm bu olaylar İslam Devleti içerisine nifak sokmuş ve netice itibariyle halifeye isyana kalkışılmış, başarılı olunarak halifenin canına kıyılmıştır. Hz. Osman (r.a.) şehid edilmesi, organize bir gücün sonuç alabilmesi açısından isyancılara ve daha sonra isyan etmeyi düşünenlere örnek teşkil etmiş; İslam Dünyası’nda nifak kapısı açılmıştır. O günlerde hiç kimse herhangi bir isim altında ayrılık hareketine girişmemiş, ayrılık faaliyetleri net bir şekilde Sıffin Savaşı esnasında meydana gelmiştir.

Haricilik, manası itaatten ayrılmak, çıkmak, isyan etmek olan huruc kelimesinden türetilmiş bir sıfattır. Buradaki ayrılık Hz. Ali’den (k.v.) uzaklaşma manasındadır. Bu nedenle Haricilere, dinden çıkanlar manasındaki Marika ismi de verilmiştir. Bunlardan başka tarih boyunca Muhakkime, Haruriyye, Vehbiyye adlarıyla tanınmışlardır.

Hariciler ise kendileri hakkında Havaric ve Ehl-i Şurat isimlerini kullanmayı tercih etmişlerdir. Havaric ismini Nisa Suresi’ndeki kafirlerin arasından çıkarak Allah’a ve peygamberine hicret edenler[2] ayetinden, Ehl-i Şurat ismini ise Tevbe Suresi’ndeki canlarını ve mallarını Allah’a satanlar[3] ayetinden esinlenerek kullanmışlardır.

671 yılında gerçekleşen Sıffin Savaşı esnasında Hz. Ali’nin (k.v.) ordusu Muaviye’nin ordusuna karşı kesin bir zafer kazanmak üzereyken Amr bin As’ın teklifi üzerine Muaviye’nin ordusundaki askerler mızraklarının üzerine Kur’an’dan sayfalar asarak Kur’an aramızda hakem olsun manasında bir girişimde bulunmuş; Hz. Ali (k.v.) bunun bir aldatmaca olduğu hususunda ısrarcı olmasına rağmen bedeviler kendisini dinlememiş ve hakeme gidilmesi yolunda ısrarcı olmuşlar; Hz Ali’nin (k.v.) kesinlikle karşı çıkmasına rağmen Ebu Musa El-Eşari’yi hakem tayin etmişlerdir. Bu esnada karşı tarafın hakemi ise siyasi dehasıyla meşhur Amr bin As olmuş; Ebu Musa El-Eşari’nin hatasından yararlanıp bir oldubittiye getirerek Hz. Ali’nin (k.v.) görevden alındığını ve Muaviye’nin halife olduğunu ilan etmiştir. Durumun vahametini anlayan ve Hz. Ali’yi (k.v.) zorla hakeme razı eden bedeviler bu defa; hata ettiklerini, tövbe ettiklerini, hükmün ancak Allah tarafından verilebileceğini[4], Hz. Ali’nin (k.v.) de tövbe etmesi gerektiğini, küfre düştüğünü ilan etmişler; Hz. Ali (k.v.) kabul etmeyince de 12 bin kişilik bir ekip olarak Abdullah El-Yeskuni’yi imam tayin etmek suretiyle Hz. Ali’den (k.v.)  ayrılmış ve mezhebin kurulmasına neden olmuşlardır.

Bir süre sonra Abdullah bin Vehb Er-Rasibi’yi imam tayin eden Hariciler anarşi ortamı oluşturmuş, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali’ye (k.v.) lanet okumayanları kafir ilan edip vahşice öldürmüşlerdir. Katledilenlerin içinde sahabeden biri de olunca Haricilerin tarihinin en önemli vakası sayılan ve hiç bitmeyecek bir intikam meselesine dönüşecek olan; Hz. Ali’ye (k.v.) yenildikleri ve topluca imha edildikleri Nehrevan Savaşı vuku bulmuştur.

Bu savaşta canını kurtarabilen Hariciler çok küçük topluluklar halinde İslam beldelerine dağılmış ve bugün varlıklarını devam ettirmeyen birçok Haricilik şubesinin oluşmasına neden olmuşlardır.

Savaş sonrası ciddi derecede kinlenen Hariciler, savaşarak bileğini bükemeyeceklerini anladıkları Hz. Ali (k.v.) ile beraber tüm bu yaşananlara sebep olduklarını düşündükleri Muaviye ile Amr bin As’ı öldürmek üzere suikastçiler gönderdiler. Ramazan ayında (muhtemelen 17. gününde) eş zamanlı olarak bu üç lidere, bulundukları şehirlerindeki camilerde sabah namazı esnasında saldırı planı hazırlayan Hariciler, Hz. Ali’yi (k.v.) öldürmeyi başarmış[5], Muaviye’yi yaralayabilmiş, Amr bin As’a ise o sabah mescide gitmemesi nedeniyle zarar verememişlerdir.

Abdullah bin Vehb Er-Rasibi’nin Nehrevan’da öldürülmesinden sonra Hariciler, Müstevrid Et-Teymi’yi imam tayin etmiş ardından da 663 yılında Emevilere isyan etmişlerdir. İmamları dahil imha edilen Haricilerden kalanlar, 677’de bu defa Hayyan bin Zabyan’ın önderliğinde isyan etmiş, fakat bu defa çok daha büyük bir imhaya tabi tutulmak suretiyle cezalandırılmışlardır. Bu olaydan sonra da Haricilerin en yoğun bulunduğu Kufe’de mezhep yok olmaya yüz tutmuştur.

Kufe sonrası Basra’da yoğunlaşan Hariciler, Misar Et-Temimi liderliğinde Müslümanları şehid edince Emeviler tarafından yok edilmiş; fakat kinlerinin verdiği potansiyelle tekrar toparlanan Hariciler; 683 yılında vuku bulan, Müslim’in Medine’ye saldırması ve Kabe’yi yakması olayları sonrası fırsat bularak Nafi bin Ezrak liderliğinde taraftar toplamışlardır. Hariciler bir süre, Emevilere karşı hilafet davası ile ortaya çıkan ve daha önce Hz. Ali’ye (k.v.) karşı Cemel Savaşı’nda savaşmış olan sahabeden Abdullah bin Zübeyr’e destek vermişler, onunla beraber  Emevilere karşı savaşmışlar, fakat Hz. Ali (k.v.) hakkında olumsuz görüş beyan etmemesinden ötürü daha sonra ondan da ayrılmışlardır.

Emeviler döneminde çok defa isyan eden Hariciler defalarca kitlesel olarak imha edilmiş; Abbasiler dönemindeyse daha az olarak, Irak ve Kuzey Afrika’da isyan hareketlerine girişmişlerdir. Trablus bölgesindeki toprakları işgal eden Hariciler Rüstemiler Devleti’ni[6] kurmuştur.

Günümüzde sadece İbadiyye[7] kolu devam eden Haricilik hakkında bilinmesi gereken temel özelliklere göz atacak olursak; adaletliyönetiminden ötürü sadece ilk mücedid[8] ve 5. raşid halife kabul edilen Emevi halifesi Ömer bin Abdülaziz[9] (r.a.) zamanında huzursuzluk çıkarmayan Hariciler, Hz. Ali (k.v.) ve Hz. Osman’ı (r.a.) lanetlemeyenleri, büyük günah işleyenleri ve kendileriyle aynı kanaatte olmayanları kafir görmüş, mal ve canlarını kendilerine helal saymışlardır.

Liderlerin sünnete uygun davranmaması durumunda isyanın hak olduğuna inanan Hariciler bedeviliğin getirdiği disiplin ve acımasızlıkla çokça problem çıkarmış olmakla beraber ibadete çok düşkün, günahlardan uzak durma konusunda da son derece hassas olmuşlardır.


Sünnilik

Haricilik ve Şiilik kapsamında yaşanan ayrılıklardan sonra kalan ana kütleyi tanımlamakta olan Sünnilik, Müslüman nüfusunun %80-85’lik kısmını oluşturmakta olup, itikadi olarak Maturidilik ve Eşarilik; fıkhi olarak ise mezhebini Hanefilik, Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik mezheplerinin çatısı durumundadır. Sünnilerce Ehl-i Sünnet vel-Cemaat olarak tanımlanan mezhep, sünnet doktrinine dayalı bir anlayış çerçevesinde gelişmiştir.

Sünnilik Mezhebi’nde isminden de anlaşılacağı üzere sünnet dolayısıyla da hadislerin önemi çok büyüktür. Bir sonraki kitabımızın da konusu da zaten hadisler olacaktır. Hadisler, Efendimiz’in (s.a.v) peygamberlikle vazifelendirilmesinden itibaren, söz veya davranışlarıyla; ibadet ve muamelat denilen dindeki çeşitli konulara ilişkin görüşlerini yansıtan, böylece bir manada İslam’ın tatbiki kurallarını belirleyen kayıtlardır. Müslüman din alimleri karşılaşılan her içtimai, iktisadi, hukuki meseleye önce Kur’an’ın; ikinci kaynak olarak da sünnetin ve dolayısıyla da hadislerin rehberliğini kabul etmiştir. Şiilik Mezhebi’den farklı olarak tüm sahabelerin hadis açısından güvenilir kaynak olduğuna inanılır, hepsi sahih kabul edilir[10], hiçbir sahabe hakkında başta Beyhaki[11]nin El-Medhal isimli eserinde paylaşılan ve daha birçok hadis alimin eserinde bulunan bir hadis[12] gereği kötü söz söylenmez, kendi aralarındaki çatışmalardan (halife seçimine ilişkin olaylar, Cemel ve Sıffin Savaşları vs.) dolayı haklarında kötü yorum yapılmaz.

Sunnilik Mezebi’nin temeli olan hadisler konusunda en güvenilir kabul edilen ve altı kitap manasına gelen Kutub-i Sitte ünvanlı hadis kitapları; İmam Buhari’nin Sahih-i Buhari’si, İmam Müslim’in Sahih-i Müslim’i, İmam Nesai’nin Sünen-i Nesai’si, Ebu Davud’un Sünen-i Ebu Davud’u, İmam Tirmizi’nin Sünen-i Tirmizi’si ve İbni Mace’nin Sünen-i İbn Mace’sidir.

Ayrıca bu altı kitaptan başka son derece önemli olan diğer hadis kitapları da bulunmakta olup, bunlar; İmam Malik‘in Muvatta’sı, Ahmed bin Hanbel’in Musned’i, Abdullah bin Abdirrahman ed-Dârimi’nin Sünen Darimi’si, Hakim en-Nişaburi’nin Mustedrek‘i, Ebu Bekir Muhammed ibn İshak’ın Sahih İbni Huzeyma’sı, Ebu Hatim Muhammed ibni Hibban’nın Sahih İbni Hibban’ı, Abdülrezzak’ın Musannaf’ı ve İbni Cureyc’in Musannaf’ı olarak sıralanabilir.

Fıkhi açıdan, yukarıda bahsedildiği üzere; ilk kaynak olarak Kur’an’ı, sonra sünneti ve dolayısıyla hadisleri kabul eden Sünni alimleri bu iki ana kaynakta bulunmayan meseleler hakkında İslam alimlerinin; bir mesele hakkındaki ortak kanaatleri anlamındaki icmalar ile, hakkında icma bulunmayan konularda ise, yani nasslardan[13] anlaşılmayan ya da hakkında hüküm bulunmayan meseleler için, benzer bir meseleye ilişkin hüküm üzerinden benzetmeyle hüküm çıkarmak anlamına gelen kıyas yöntemiyle içtihadlarda[14] bulunmuş ve alimlerin bu faaliyetler sonucunda çok sayıda fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde bu çok sayıdaki mezheplerin sayısı azalmış ve yaygın olarak sadece 4 mezhep varlığını devam ettirebilmiştir. Bunlar İmam Ebu Hanife’nin Hanefi Mezhebi, İmam Şafii’nin Şafii Mezhebi, İmam Malik’in Maliki Mezhebi ve İmam Ahmet bin Hanbel’in Hanbeli Mezhebi’dir.

Bunlardan başka Sünnilik çatısı altında bir de yukarıda bahsedildiği üzere itikadi mezhepler de bulunmaktadır.

İtikadın manası inançtır. İmanla eş anlamlıdır. Bir şeye inanmaya, bir kimseyi veya bir haberi kabul edip, ona bağlı kalmaya; itikad kelimesinin de kökü olan akit kelimesinden türeme akide denir. Çoğulu da akaiddir. İtikad ve iman eşanlamlıdır. Dini hükümler; (feri) ameli olanlar ve (asli) itikadi olanlar diye ikiye ayrılır. Ameli meseleler yukarıda bahsedildiği üzere fıkhi mezheplerin alanına girmektedir. İtikadi olanlar ise inanç esasları ile ilgilidir. Yüce kitabımızdaki kelimelerin açık ve kapalı manaları üzerine kelam[15] ve mantık ilimleri çerçevesinde oluşan ihtilaflar itikadi mezheplerin oluşmasına neden olmuş; Sünnilik Mezhebi çatısı altında İmam Maturidi’nin esaslarını belirlediği Maturidilik Mezhebi ve İmam Eşari’nin esaslarını belirlediği Eşarilik Mezhebi ortaya çıkmıştır.


[1] Efendimiz’in (s.a.v.) atası Abdülmenaf’ın oğlu Haşim’in soyundan gelenlere verilen isimdir.

[2] 100. ayet

[3] 111. ayet

[4] “Hüküm ancak Allah’a aittir.” En’am Suresi 57. ayet

[5] Hz. Ali’yi (k.v.) Abdurrahman b. Mülcem isimli Harici şehid etmiştir.

[6] İran asıllı Abdurrahman bin Rüstem tarafından kurulan, Cezayir’in Tahert şehrini merkez edinen bu devlet, Hariciyye mezhebinin İbadiyye koluna mensup bir hanedan olan Rüstemilerce yönetilmiş, 909 yılında Şii Fatımilerin misyonerlik faaliyetleri sonucu güç kazanan Kutame kabilesi tarafından yıkılmıştır.

[7] İbadiyye başlığı altında detaylıca incelenmiştir.

[8] Kelime manası yenileyen’dir. “Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir” sahih hadisinde bildirilen her asrın başında dinin hakikatlerini o devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere Peygamber Efendimiz’in (asm) varisi olan bir zatın dinin esaslarına, hükümlerine ve ehl-i sünnet ve’l- cemaate göre irşad vazifesini hakkıyla yerine getirmesiyle alınan bir sıfattır.

[9] 680 yılında Medine’de doğdu. Babası Mısır Valisi Abdülazîz b. Mervân, annesi Hz. Ömer’in torunu Ümmü Âsım’dır. Halife Abdülmelik’in kızı Fâtıma ile evlendi. 706 yılında Hicaz valiliğine tayin edildi. (717) yılında Süleyman’ın ölümü üzerine halife ilân edildi. 5 ya da 10 Şubat 720’de, 40 yaşındayken Humus’a bağlı Deyrsem‘ân’da vefat etti. Bazı kaynaklarda Abdülmelik soyundan gelenlerce zehirletilmesi sonucu şehid olduğu kaydedilir.

[10] Şiiler bazı sahabeleri güvenilmez kabul edip sadece on iki imamdan gelen hadisleri sahih kabul eder. Bu nedenle onların hadis külliyatlarında önemli farklılıklar ortaya çıkmıştır.

[11] Meşhur hadis ve fıkıh âlimidir. Asıl ismi Ahmed bin Hüseyin, künyesi Ebu Bekir olup, Nişabur’un Beyhek kasabasından olduğu için Beyheki diye meşhur olmuştur. 994 senesinde doğmuş 1066 Nişabur’da vefat etmiştir.

[12]“Allah’ın Kitabı’ndan size ne verildiyse onunla amel gerekir. Onun terki konusunda hiçbiriniz için mazeret yoktur. Eğer Allah’ın Kitabında yoksa o zaman benim bir sünnetim geçmiştir. Şayet benim geçmiş bir sünnetim yoksa bu defa ashabımın dedikleri vardır. Çünkü ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine sarılsanız hidayete erersiniz. Ashabımın ihtilafı ise sizin için rahmettir.”

[13] Kitap (Kur’an-ı Kerim) ve sünnet (hadisler)

[14] Ayetler ve hadislerden, manaları açıkça anlaşılmayanları, açıkça bildirilen diğer hükümlere kıyas ederek, benzeterek, bunlardan çıkarılan yeni hükümlere ictihad denir.

[15] Kelam; Kur’an ve hadisler ışığında Allah’ın varlığını, birliğini, niteliklerini; akıl ve mantık yoluyla inceleyen bir ilim dalıdır. Başlıca konuları itikat, tevhid, esma ül hüsna, kaza ve kader, ruh ve ahiret inancıdır. Bu ilme kelam ismi verilmesi ile ilgili olarak birçok sebep ileri sürülmüştür. Bunlardan biri bu ilmin tartışmaya ve münazaraya çok müsait olmasıdır. Nasıl ki mantık ilmi, felsefî konularda kişiye söz söyleme kabiliyetini kazandırıyorsa, kelam ilmi de dini esasları araştırırken ve muhalifleri sustururken kişiye söz söyleme sanatını kazandırır. Bu ilim, dinin esasları araştırırken takip ettiği akıl yürütme yollarında, felsefedeki hüccet yollarını açıklayan mantık ilmine benzemektedir. Bu yüzden mantık kelimesi ile yakın anlamlı olması açısından kelam ismi verilmiştir. Mantık konuşma anlamına gelen nutuk kelimesinden türemiştir. Kelam da söz, kavi yani konuşma anlamına gelir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir