Yahudilik ve Hristiyanlık’ta Faizin Tarihsel Yolculuğu

Yaygın bir tanıma göre, faiz, paranın kiralanması karşılığında hak edilen bedeldir. Yani ödünç fonlara uygulanan ve piyasanın belirlediği kira bedelidir.

İktisatçılara göre, serbest piyasa ekonomisinde faiz, yaşamsal bir fonksiyona sahip olup kaynakların tasarruf ve tüketim arasındaki bölüşümünü tayin eder. Tasarruflar yine faiz mekanizması vasıtasıyla daha verimli alanlara yönelir. Kaynakların azaldığı durumlarda nispeten verimliliği düşük olan yatırımlar tasfiye edilir. Yani faiz mekanizması tasarruflarla yatırım yapılmasına bir alternatif oluşturur. Dolayısıyla da hemen anlayacağımız üzere faiz, istihdamın ve üretimin önünü kesen bir settir.

Faiz için daha yüzlerce tanım bulmak mümkündür. Fakat bize konumuz itibariyle, yukarıdakiler tanımlamalar şimdilik yeterlidir.

Peki, ya faizin tarihi?

Faizin ilk örneklerini M.Ö. 3000’li yıllarda ilk olarak Sümerler’de görmek mümkündür.Ulaşabildiğim kadarıyla bu meselede açık seçik kaynaklardan en eskisi Hammurabi Kanunları’dır. M.Ö. 1792-1750 arasında yaşayan zatın kanunlarında borç verilen toprak mahsullerinden %20 faiz alınacağının hükmedildiği bilinmektedir. Bir başka tarihsel örnek ise Roma Hukuku’nda bulunmaktadır. Yıllık %4 ile %12 arasında değişen faiz oranlarından bahsedilmektedir.

Faize ilişkin başka metnin de tarihsel süreç içerisinde Aristo’nun kaleminden çıktığını görüyoruz:

 “En çok tiksinmeyi hak eden faizciliktir, çünkü bundan sağlanan kazanç, doğrudan doğruya paranın kendi varlığından ileri gelir ve paranın doğuşuna yol açmış olan ereğe aykırıdır. Zira para, mübadele için yaratılmıştır; oysa faiz paranın miktarını çoğaltır. Faiz sözcüğünün kökeninde de bu vardır zaten; onları yaratanlara benzer, zira yaratılmış varlıklar ve faiz paradan doğan paradır. Dolayısıyla da, doğaya en aykırı düşen para kazanma yöntemi bu yöntemdir.”  

Evet, ilk çağ uygarlıkları ve büyük alim Aristo ile giriş yaptıktan sonra eski uygarlıkların içinde çok dolanmayıp, bizi ve günümüz dünyasını doğrudan ilgilendiren kutsal metinlere ve onların faiz konusundaki tarihsel yolculuklarını merkeze alarak incelemelerimize devam edelim…

Tabi ki, Yahudilik ile başlayacağım. Tahrif edilmiş bu semavi dinin kaynağı olan Tevrat’ta faiz meselesinin nasıl ele alındığına göz atalım. Bunu da Türkiye’de faaliyette olan, haftalık olarak siyasi ve kültürel konularda yayın yapan bir Yahudi gazetesinden faydalanarak gerçekleştirelim.[1]

“Halkıma, yanındaki fakire borç para vereceğin zaman, ona alacaklı gibi davranma. Onun üzerine faiz yüklemeyin” (Şemot[2] – Mısır’dan Çıkış 22:24)

Öncelikle bu dizeden çıkan birkaç ilke var: Eğer aynı anda Yahudi olan ve olmayan iki kişi gelip borç isterse Yahudi olmayandan faiz almaya izin olmasına karşın öncelik Yahudi’nindir.

Ayrıca maksat faiz almak, yani çıkar sağlamak değil, yardım etmektir. Eğer biri fakir olan diğeri fakir olmayan iki Yahudi gelirse öncelik fakirindir.

Başka şehirden bir fakir ile kendi şehrinden bir fakir gelirse kişi önceliği kendi şehrinden olana vermelidir.

Kendi şehrindeki herhangi bir fakirle, fakir bir akraba gelirse öncelik akrabanındır.

Borç veren kişinin, parasını geri almaya elbette hakkı vardır ancak borç veren kişi karşı tarafı sıkıştırarak veya borcunu sürekli hatırlatarak onu utandırmamalıdır. Borçlunun borcunu geri ödeme zamanı gelmişse ve durumunun iyi olmadığı biliniyorsa onu ödeme yapmaya zorlamak yasaktır. Zorlamak bir yana, onun göreceği şekilde önünden geçmekten bile kaçınılmalıdır (Talmud[3], Bava Metsia 75b).

Şimdi Levililer[4] Kitabı’na geçiyoruz:

“Kardeşin düşkünleşir, senin yanında iken (maddi) bocalamaya girerse, onu desteklemelisin – hem onu hem de bir Ger (Tsedek) veya (Ger) Toşav’ı – ki seninle yaşayabilsin. Ondan faiz ve artırma alma –Tanrı’ndan çekin- ve kardeşin seninle yaşayabilsin. Paranı ona faizle verme. Yiyeceğini artırma amacıyla verme.” (Vayikra 25:35-37)

Pasuk[5], aslında şöyle demektedir: Sıkıntıda olan kişiye yardım etmek için tamamen fakirleşmesini bekleme. İlk işaretleri gördüğün an, devreye gir çünkü tamamen düşerse onu tekrar kaldırmak çok daha zor olacaktır.

Ger (Tsedek), Yahudiliği sonradan kabul eden, Ger (Toşav) ise Yahudi olmayan ancak Nuh’un Yedi Emri’ni benimsemiş olan, putperestlik yapmayan ve Yahudilerin arasında yaşayan “Yerleşik Yabancı”dır. Bu kişiler de, maddi durumlarının bozulması halinde, yardımı hak eder.

Tora, borç karşılığı faiz verme konusunda, Yahudi olmayan kişilere kısıtlama getirmemiştir. Başka bir deyişle, Yahudi olmayan biri, bir Yahudi’ye faiz alma amacıyla borç verebilir.

Aynı şekilde bir Yahudi, Tora izin verdiği için, Yahudi olmayan birinden faiz alabilir. Karşılıklı bir eşitlik söz konusudur.

Ancak bir Yahudi’nin başka bir Yahudi’den faiz alması yasaktır. Bu da, karşılıklı bir eşitlik örneğidir.

Faiz (Neşeh) ile ‘arttırma’ (Tarbit) sözcükleri aslında eş anlamlıdır.

Din alimi Kli Yakar, neşeh sözcüğünün ısırma anlamına gelen neşiha ile aynı kökten geldiğini vurgular.

Geldik üçüncü kitabımız (aslında Tora’nın beşinci kitabı) Devarim’e (Yasa’nın Tekrarı):

“Kardeşine -(ister) para faizi (ister) yiyecek faizi, (isterse de normalde karşılığında) faiz alınan (başka) herhangi bir şeyin faizi (olsun)- faiz verme. Yabancıya faiz verebilirsin ama kardeşine faiz veremezsin.”(23:20-21)

Başka bir deyişle “kardeşinden faiz karşılığında borç alma.” Böylece Tora daha önce faiz karşılığı borç vermeyi yasaklamışken, burada faiz karşılığı borç almayı da yasaklamaktadır. Başka bir deyişle, Yahudiler arasında faizin hem verilmesi hem de alınması yasaktır. (Sifre 262; Talmud, Bava Metsia 75b, Raşi)

Evet, meseleyi kendi penceremizden değerlendirmek adına yeteri kadar Yahudi metinlerden yaralandık.

Özetleyecek olursak Yahudiler birbirlerine borç verirken faiz almamaktayken diğer dinden olanlardan faiz almak onlar açısından caizdir. Yahudilerin tahrif ettikleri bu hükümler aslında faizin önündeki ilk ilahi setin insanoğlu tarafından tahribatıdır.

Yahudilikte zenginlik caiz bir düştür. Paran varsa, akıllı ve yakışıklısındır. Para insanın birçok mitzva (emiri) yerine getirmesini sağlar. Hristiyanlık yoksulluk yeminini idealleştirir. Yahudilikte yoksulluk övgüye değer bulunmaz. Yahudi varlık edinmeye çalışmalıdır.

Yahudilikte Tanrı insanlara, Hristiyanlığın aksine, “Krallığım bu dünyadadır” der. “Bu dünyada hayatınızı iyi yaşayın; sonrası sizi şimdiden ilgilendirmez” anlayışı hakimdir[7]

Yahudilikteki ahiret kavramı da diğer ilahi dinlere kıyasla çok zayıf kalmaktadır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde Yahudilik yeryüzünde zenginlik ve yeryüzü hakimiyeti hedefindedir.

Yahudilikte yoksulluk, insanı dünyadan uzaklaştıran ve tüm amaca ulaşmaktan alıkoyan günah olarak görülür.[8] Çok para kazanmanın kutsallığı, zenginlik ve çalışmanın ibadetten üstün olduğunu Talmud’un Mişna bölümünde sık sık vurgulanır.

Kutsal kitaplarda dünyamız ” olam amaase”, “çalışma dünyası” diye adlandırılır. Tanah’ta, İyov kitabında şöyle yazılıdır: ” Adam le-amal yulad ” (İyov 5/7) İnsan, çalışmak için dünyaya gelmiştir.” [9]

Halbuki Allah, Kuran’ın Zariyat Suresinde; “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.” diyerek ibadeti çalışmaktan öncelikli kılmıştır. Yahudilikte ise bu durum tam tersidir.

Kapitalizmin ham maddesi olan faiz, Tora (Tevrat) kaynaklıdır. Tora’da faiz konusu şöyle bildirilmektedir;

“Kardeşine ister para faizi ister yiyecek faizi olsun, faiz alınan başka herhangi bir şeyin faizi olsun faiz vermeyeceksiniz. Yabancıya faiz verebilirsin, ama kardeşine faiz veremezsin.” 

Yeni Çağ’dan günümüze ekonominin can damarı olan faiz, görüldüğü üzere meşrutiyetini Tevrat’tan almaktadır. Faizi büyük günah sayan Katolik Avrupa toplumlarına faiz, Protestanlık vasıtasıyla kabul ettirilmiş ve tarihten günümüze kadar yaygınlaştırılmıştır. Protestanlık da Yahudilik de faizi kullanmanın meşruluğunu Tevrat’tan almaktadır. Nitekim bu durum Katoliklik’te ve İslam’da günahtır. Bu açıdan kapitalizmin tarih sahnesine çıkışını ve yaygınlaşmasını incelemek istediğinizde Weber’in ve Sombart’ın tespitlerinden yola çıkaraktan Tora ve Talmud’un iyice incelenmesi gerekmektedir.

 

Şimdi, gelelim Hristiyanlık ve kutsal kitabı İncil’e. Bakalım bir başka tahrif edilmiş din olan Hristiyanlık faize nasıl yaklaşmış. Bu meseleyi de en güzel şekilde değerlendirdiğine inandığım bir eser aracılığıyla kapsamlı şekilde inceleyelim.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Uluslararası İlahiyat Bölümü için hazırladığı bitirme ödevi[10] ile İrem Kurt Hanım, gerçekten meselenin anlaşılması adına yarınlara ulaşacak güzel bir eseri akademik dünyaya armağan etmiştir.

Gelin hep beraber bu güzel çalışma içerisinden aldığımız notlarla faiz meselesinin Hristiyan dünyasındaki yerini ve tarihsel macerasını inceleyelim:

….Faiz alan kişi kutsal kitapta en az üç yerde açıkça yerilmektedir. İncil riba almayı fakirleri sömürmek ve onların kötü durumundan kendi nefsine pay çıkarmak adına yasaklamaktadır:

“Bir kardeşin yoksullaşır, muhtaç duruma düşerse ona yardım etmelisin. Aranızda kalan bir yabancı ya da konuk gibi yaşayacak. Ondan faiz ve kar alma.

Tanrı’ndan kork ki, kardeşin yanında yaşamını sürdürebilsin. Ona faizle para vermeyeceksin. Ödünç verdiğin yiyecekten kar almayacaksın”.

Eski Ahit’teki[11] faiz yasağı kardeşi ilgilendirmektedir.

Din kardeşi Tanrı’nın seçtiği halktan biridir ve Tanrı’nın bahşettiği cemiyetin bir ferdidir. Bu temel noktadan hareketle Tanrı’nın halkı olan bu cemiyette her bir ferdin diğerine karşı sorumlulukları da bulunmaktadır. Bu sorumluluklardan biri ise darda kalmış olan kardeşinin kötü durumunu istismar etmemektir.

Eski Ahit’in ahlak anlayışı Tanrı’nın seçtiği halkının yaşam birliği fikri üzerine oturtulduğu için hukuku da bu zeminde ele alınmıştır. Bu hukukun içerisinde fakir de olsa her bireyin yaşama hakkı vardır. Dolayısıyla borçlu olandan faiz almak bu doğal hakkı elinden almak anlamına gelmektedir.

“Kardeşinize para, yiyecek ya da faiz getiren başka bir şey ödünç verdiğinizde, ondan faiz almayacaksınız. Yabancıdan faiz alabilirsiniz ama kardeşinizden almayacaksınız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede el attığınız her işte Tanrı’nız Rab sizi kutsasın.”

Bu yasaklar itibariyle Yahudi şeriatında dindaşından faiz almak yasaklanmıştır.

Hristiyanlık Ahd-i Atik’in (Tevrat ve Zebur) bu düşüncesini Ahd-i Cedid (İncil), Hz. İsa’nın meşhur “Dağ Vaazı” ile tekrar ele almaktadır.

“Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin”

“Geri alacağınızı umduğunuz kişilere ödünç verirseniz bu size ne övgü kazandırır? Günahkarlar bile verdiklerini geri almak koşuluyla günahkarlara ödünç verirler.

Ama siz düşmanlarınızı sevin, iyilik yapın, hiçbir karşılık beklemeden ödünç verin. Alacağınız ödül büyük olacak, yüceler yücesinin oğulları olacaksınız. Çünkü O, nankör ve kötü kişilere karşı iyi yüreklidir.”

Eski Ahit’te sadece kardeşe yönelik olan bu yasak, ‘Hristiyan sosyal ahlak anlayışı kapsamında genişletilmiştir’.

Gelenek itibariyle sosyal ahlak olarak da tanımlanan Hristiyan ahlakı, bireyi yine kendi sosyal çevresi içerisinde bir yere oturtmaktadır. Bireylerin bir aradaki yaşamı ekonomik alanda her bireyin kendi ihtiyacını giderebilmesi ile dengelenmektedir.

Bu anlamda Yeni Ahit’in benimsediği ekonomi ahlakı ihtiyaçların giderilmesini hedef alır. Gelir elde eden birey cemiyetten kopuk ve soyutlanmış değildir. Cemiyetin içerisinde sınıf ve görevine göre bir sorumluluğa sahiptir. Dolayısıyla hiçbir insan kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme babında diğerinden üstün tutulamaz. Zira ekonomik alandaki her faaliyetin teleolojisi ihtiyacı gidermeden ibarettir. Hristiyan ahlakına göre bir insan diğer insanın zaafından faydalanarak kendi ihtiyacından fazlasını gelir olarak elde edemez.

…“Hıristiyanlığın ‘sosyalutopya’sı kendisini borç-alacaklı konusunda da göstermektedir.”

Batı’ da faiz yasağı ile ciddi anlamda ilgilenmiş olan ilk din adamları Ambrosius (339-397) ve Hieronymus’tur (340-420). Bu ikisinin faiz konusundaki temellendirmeleri daha çok eski ahitteki sevgi yasasına dayanmaktadır. Faiz türleri arasında hiçbir ayırıma gitmezler. Her türlü faiz dinen yasak ve ahlaken çirkindir. Erken dönem kilise babalarının tutumlarını önemli şahsiyetler üzerinden irdeleyelim.

Milano’da başpiskoposluk yapan Aziz Ambrosius, faize karşı tutumunu bazı mektup ve risalelerinde dile getirmiştir. Riba alan kişiler hakkında uzunca kelam eden Ambrosius, ribanın Tanrısal ve tabii yasalara aykırı olduğunu ve ribanın adam öldürme ve puta tapma gibi suçlardan farksız olduğunu vurgular.  Faizi yargılarken o zenginlere yüklenmektedir:

“İşte bunlar sizin hayır işleriniz ey zenginler, az verir karşılığında daha fazla istersiniz. Bu sizin insan severliğiniz (Humanitas): yardımda bulunduğunuz yerde dahi, inşaları soyuyorsunuz. Fakir size kazanç için dahi işe yarar. Size faiz ödemek zorunda olan darda kalan fakirdir; size borç verdiğinizi geri ödemekten aciz iken kaldı ki size bundan fazlasını ödeyebilsin! Ey siz merhametli insanlar, başka bir alacaklının derdinden onu kurtarırken onu kendinize borç kölesi ediniyorsunuz! Yemeği yokken size riba ödemek zorunda kalıyor!”

Ambrosius müsrif kişinin akıbetini ele alır ve faiz alarak harcadığı mülkünü geri kazanma peşinde iken daha fazla borç yapmasını ve bunun akıbetinin kısır döngüye dönüştüğünü vurgular. Ayrıca ribanın sadece parayla olmayacağını, Roma tarihinden yola çıkarak başka malların haksız alışverişiyle de ribanın ortaya çıkabileceğini söyler:

‘Gıda ve giysi de riba olabilir: zira sermayeye eklenen her şey ribadır. Adını ne koyarsan koy, yine de ribadır.’

Özellikle burada kilise babalarının faiz konusunda alternatif yollara başvurmadıklarını, faizin yasak oluşunu da Tanrısal yasalara dayandırdıkları anlaşılır. Rasyonel temellendirilmelere ihtiyaç duymamaktadırlar, zira Tanrı’nın yasası açık ve nettir ve Hristiyan ahlakında faize yer yoktur.

Ambrosius ile aynı dönemde yaşamış olan Hieronymus faiz yasağının Yeni Ahit (İncil) doğrultusunda değerlendirilmesinden yanadır. Ona göre düşmandan dahi faiz almak Hristiyan ahlakına aykırı düşer.  Zira Hieronymus’a göre riba, adalete aykırı olduğu için değil, daha ziyade insan severlik yasasına aykırı olduğu için yasak kılınmıştır.  “Mistik Mektuplar: Kilise kurumları ve mistisizmi hakkında” adlı eserinde rahip Rusticus’a yazdığı bir mektupta riba konusunda Hieronymus kilise erbabını da eleştirmektedir:

“Havarinin yasasına riayet ederek sadece kıyafet ve yemeğe iltifat etmek yerine onlar din adamı olmayanlardan fazla kazancın peşinde koşarlar. Eskiden Yunanlılar tarafından Aedil adı verilen pazar denetimcileri ribayı dizginlemeye çalışır ve hataya düşeni cezalandırırdılar. Bu günümüzde ise din kılıfının altında adaletsiz işler dönüyor. Bizden haksızlığa göz yummayı bekleyen Hristiyanlığımız, gitgide haksızlık yapmak için istismar ediliyor(…)”

Faiz yasağı konusundaki bir arguman da üretim kredisi örneğinden açıklanmaktadır. Tüccar krediden dolayı kendisine yük olan faizi sattığı malın fiyatına intikal ettirerek, zararını kapatmaya çalışır, bu ise malın değerinden fazla bedel istenmesine sebep olur. Her ne kadar ekonomiyi hızlandırmak için verilse de, üretim kredisi dahi dinen yasaktır. Önemli Hristiyan âlimlerinden Lactanius’ta (300) faizi reddeder:

“Verdiğinden fazlasını istemek oldukça büyük adaletsizliktir. Böyle davranmak yanındakini sömürmek ve pervasızca zor durumuyla spekülasyon yapmak anlamına gelir.”

Nysaa’lı Gregor (334-394) da şunları söyler:

“Başkasının mülküne hırsızlık ile sahip olarak, gizli saklı şekilde ve cinayet yaparak yol kesmekle başka insanın nefsine sahip olmak ile cebir ile bir şeyi mülkiyetine almak arasında – ki bu faizde böyledir- ne fark vardır?

Buna benzer ifadeleri Augustinus (354-430), Boethius (524) ve Tertullian (220) gibi kilise babalarında bulabilmek mümkündür.

Evet, Hristiyanlık içerisinde birtakım şahısların münferit olarak faize cevaz verme eğilimleri olduğu görülse de açık ve net olarak yasaklandığı aşikârdır. Ciddi bir yasaklama olduğu ve Hristiyanlık’ın sürekli halde bırakın faizi her türlü yardımlaşmayı hatta borcun kendisinden dahi vazgeçecek derecede yüce gönüllü olmayı emrettiği görülmektedir. Hristiyanlık inancında insanın kendini beğenmemesi, alçak gönüllü olması ve ‘’bir lokma bir hırka’’ prensibiyle hayatını devam ettirmesi salık verilir. İşte bu dünya görüşü yüzyıllarca din adamları tarafından Hristiyanların sömürülmesine ve din adamlarının Hristiyan dünyasının en güçlü ve en zenginleri haline gelmesine neden olmuştur. Fakat ruhbanlık meselesi nedeniyle evlenemediklerinden ötürü sermaye sahibi aileler, soylular, krallar olarak tarih sahnesine çıkamamışlar, dinlerini tahrif etmişler, milyonlarca insanı sömürüp sömürdüklerinin bir kısmını bile yemeye muvaffak olamadan cehennemin yolunu tutmuşlardır.

Gerçekten de Hristiyanlık’ta din adamları aç gözlülükleri, servet düşkünleri ve güç sahibi olma ihtirasları nedeniyle tarihte milyonlarca insana zulmetmişler, defalarca da savaşlar çıkarmışlar, sapkınlıklarının örtülmesi için ya da politik nedenlerle birçok caniliğe sebep olmuşlardır. İşte tüm bu hastalıklı tutumları, Rönesans ile başlayan tarihsel süreç içerisinde İncil’in ana dile çevrilmesi ve okumanın yaygınlaşmasıyla foyalarının ortaya çıkmasına ve müthiş bir sosyal patlamaya sebep olmuş, Hristiyanlık tarihiyle beraber, özellikle Avrupa’nınki olmak üzere tüm dünyanın siyasi ve ekonomik kaderini değiştirecek bir mezhep olan Protestanlık ve onun türevlerinin ortaya çıkmıştır. Protestanlık meselesi gerçekten dünya ekonomik tarihi açısından son derece önemlidir. Çünkü Yeni Çağ’da faizin önündeki en büyük engel Katolikliğin faize karşı olan tutumuydu. Bu arada sanılmasın ki Orta Çağ ve Yeni Çağ’da faiz yoktu. Vardı ve bu pis işe dışlanmış bir topluluk olan Yahudiler bakıyordu. Böylece itilmiş durumdaki Yahudiler bir yandan faizli işlemler için özellikle feodal beyler tarafından kullanılıyor bir yandan da kendilerinden kurtulmak istendiğinde zaten özellikle Orta Çağ boyunca günah keçisi olmaları nedeniyle bir anda ortadan kaldırılabiliyorlardı. Katoliklik’in ve dolayısıyla devrin en büyük güçlerinden olan, kralların krallığını dahi onaylayan Papalık’ın, Rönesans hareketinin ardından din adamlarının foyasının meydana çıkmasıyla ve Protestanlık ile türevlerinin icat olmasıyla siyasi ve toplumsal gücü uzun süren mücadeleler sonra geçmişe oranla son derece zayıflamıştı.

Tüm dünyanın kaderini değiştiren bu gelişmeleri başlatan adamın adı Martin Luther’di…

Martin Luther 1483‘de Almanya‘nın Eisleben kentinde doğdu. Erfurt Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi alırken atlattığı bir ölüm tehlikesiyle ruhunun kurtulması konusunda kuşkulara kapılarak eğitimini yarıda bırakıp Erfurt’taki bir manastıra girdi. Burada ilahi birliğe ulaşmak için kullanılan bedene eziyet yöntemini denedi. Fakat bu yöntem ona bir çıkar yol göstermemişti; kafasını kurcalayan sorular yine karşılıksız kalmış, hatta onu pençesinde kıvrandıran sorunlar azalacağına daha da artmıştı. Sonraları bu dönem için, ”Eğer bir keşiş manastır hayatıyla cennete ulaşabilseydi, ben bunu fazlasıyla yerine getirmiş olacaktım” diyecekti.

Luther, 1507 yılında papaz oldu ve ardından 1508 yılında yeni kurulan Wittenberg Üniversitesi‘nde felsefe konferansları vermeye başladı. Ertesi yıl, derslerinin konusu kutsal kitaptaki yazıların açıklanmasıydı. Hıristiyanlık dininin Avrupa’da kuruluşundan bu yana, tarihte 16. yüzyılda görüldüğü ölçüde bir dinsel yozlaşmaya rastlanmamıştı. İtalyan Rönesansı’nın ve onu izleyen büyük hareketlerin tam bir bozulma gösterdiği bu dönemde, Kuzey Avrupa’da bir yeniden doğuş hareketi baş gösteriyordu. Sadaka ile geçinen ruhban sınıfının büyük ülküleri amaçlarından sapmıştı. VI. Alexander ve II. Julius gibi papalar dinsel nüfuzlarını dünya işlerinde kullanıyorlardı. 1510 yılında Roma‘ya giden Luther, burada yüksek mevkilerde gördüğü yolsuzluklar sonucu Kilise’yle çatışmasının temellerini hazırladı. Bundan yedi yıl sonra 1 Kasım 1517‘de teoloji profesörü Luther, Wittenberg Üniversitesi’nin kapısına kilisenin parayla günahlarını affetme yetkisine karşı çıkan doksan beş maddelik tezini astığında, tutumu herkesin ilgisini çekmeye başladı. Luther’in karşı çıktığı, kilisenin günahları affetme yetkisi değil, endülüjans adı altında dinin bir ticari araç haline gelmesiydi. Luther’in eleştirilerinin hedefi olan John Tetzel adlı bir din adamı Luther’i dinsizlikle suçladı. Luther’le Tetzel arasında başlayan tartışmanın yankıları, çok geçmeden Vatikan’a ulaştı. Papa önce bu olaya aldırış etmese de çatışmalar Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yayılmaya başlayınca bu kayıtsız tutumundan vazgeçmek zorunda kaldı.

Bir süre sonra John Eck adlı bir profesör, Luther’i açıkça suçladı. Luther ise görüşlerini savunmaya ve tezini daha da geliştirmeye devam etti. Artık Luther din devriminin temeli olan dinsel inancın kişinin yaptıklarıyla yargılanamayacağını ileri sürüyordu.

Luther’e göre insanın günah işlemesi kaçınılmaz bir olaydı. Kişi bunu bilmeli ve Tanrı’nın sonsuz merhametine sığınmalıydı. Ruhunun kurtulacağına inancı olan bir insan er geç kurtuluşa erişecekti.

Vatikan artık Luther’e aldırmazlık edemezdi. Papa Leo, 1520 yılında bir bildiri yayınlayarak Luther’in görüşlerinin yanlış olduğunu ileri sürdü ve altmış gün içinde görüşlerinden vaz geçmezse aforoz edileceğini bildirdi. Luther bildiriyi halkın gözü önünde yaktı ve Papa’ya açıkça karşılık verdi. Böylece Papa’nın yetkisini sıfıra indiren ilk hareket yapılmış, din devrimi başlamış oldu.[12]

Hâsılı, Protestanlık, 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesi’ne ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuştur. Martin Luther’in yukarıda bahsi geçen ve 1517 yılında Wittenberg Kilisesinin kapısına 95 maddelik o meşhur protesto yazısını asmasıyla Hıristiyan dünyasındaki en büyük bölünmenin temelleri atılmıştır. Luther bu 95 maddelik tezde bütün reformist görüşlerinin özünü işlemektedir. Esas itibariyle savunduğu düşünce; Papalık’ın otoritesini reddetmek, onun yerine Kutsal Kitap’ın yani (Eski Ahit) Tevrat’ın tek dini otorite olduğunu göstermekti. Protestan Hıristiyanlar sadece İncil’i değil ayrıyeten Yahudilik’in Kutsal kitabı (Eski Ahit) Tevrat’ı da okumaktadırlar. [13]

Martin Luther, reform hareketleri başlamadan önce Yahudilikle, Tevrat ve İbranice’yle ilgileniyordu. Bu ilgisini ilk olarak “İsa Mesih bir Yahudi Olarak Doğdu’’ adlı kitabında gösterdi. Luther’in Yahudilerle ilgili olarak söyledikleri onun bu ilgisini açıkça gösteriyor:

“Yahudiler bizim Tanrımızın akrabaları, kuzenleri ve kardeşleridir. Katoliklere sesleniyorum; bana kâfir demekten yorulduklarında Yahudi desinler.’’

Protestanlık aslına bakarsak Hristiyanlıktan daha çok Yahudi mezhebi gibidir. Protestan teolojisinin kurucuları, Eski Ahit (Tevrat)’ın hükümlerinin hiçbir yoruma tabi tutulmadan doğrudan kabul edilmesi prensibini benimsediler. Protestanlar İncil’den öncelikli olarak Tevrat okuyacaklar ve dünya görüşlerini Tevratın hükümlerine göre şekillendireceklerdi. Bu Eski Ahit’in yalnızca “bu dünya”yı önemseyen düşüncesine geri dönülmesi, ruha değil maddeye yönelinmesi ve öteki dünyanın (ahiretin) öneminin unutulması ve faizin yaygınlaşması gibi büyük sonuçlar doğurdu. Orta Çağ Katolik Kilisesi’nin faizi kesin olarak yasaklıyor olması, faiz sisteminin çok fazla yayılmasına engel oluyordu. 16. yüzyılda Avrupa’da doğan Tevratı kabul eden Protestanlar, bu konuda çok farklı bir yaklaşım getirdi. Avrupa’da artık faiz meşrulaşarak tefeciliğin ve modern banka sisteminin gelişmesinin de önünü açmış oldu. Bu da kapitalizmin de doğuşu anlamına geliyordu. Katoliklerce gizli bir Yahudi olarak tanımlanan Martin Luther, hem Katolik Kilisesi’ne ölümcül bir darbe vurmuş, hem de geliştirdiği dini doktrin için asıl kaynak olarak Tevrat’ı benimsemiş, Yahudilerin seçilmiş halk olduklarını kabul etmişti. Luther’in Roma Katolikliğine getirdiği yıkıcı darbe ilk olarak Yahudiler tarafından benimsenmişti.

Yahudilerle Protestanlar arasında kurulan yakın ilişki 20. yüzyılda da Siyonistler ile Protestan gruplar arasında aynı sadakatle devam etmiştir. Nitekim bu Protestan gruplar Batı’da Hıristiyan Siyonistler olarak anılmaktadır. Protestanlık’la birlikte başlayan “Yahudileşme”, aynı zamanda Batı’daki “Hıristiyan Siyonizmi’nin de çıkış noktasıdır. Regina Sharif Yahudi-Olmayan Siyonizm ve Batı Tarihindeki Kökenleri adlı kitabında, 16. yüzyılın ortasında doğan Protestanlık’ın güçlü bir Siyonist gelenek doğurduğunu bildirmektedir. Katolik dünyası, dindar Müslümanlar gibidir. Katolikler de tüketim konusunda, kültür konusunda, gelenek konusunda Müslümanlara benzerler.

Bazı Avrupa ülkelerinde Katolikler davranışları ile sanki isim değiştirmiş Müslümanlar gibi bir yaşam tarzı benimsemişlerdir. İşte bu yaşam tarzı uluslararası kapitalizmin işine gelmez. Onlar için iyi din Protestanlık’tır. Yani ne kadar para kazanırsan o kadar iyisin anlayışı hakimdir. Batı kapitalizmi için Hristiyanlık, Katoliklik ve Ortodoksluk değil, Eski Ahit’i (Tevrat’ı) kabul etmiş Protestanlıktır. Çünkü Protestan felsefe kapitalizmin hizmetindedir. Burada asıl amaç insanları Hıristiyan Ortodoks ya da Katolik yapmak değil, Protestan yapmaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde Protestanlık ve Yahudilik’in adı Kapitalizm, Püritenlik ise İngiliz Yahudiliği’dir.

Onun için tarih boyunca Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlığa karşı yapılan şer kampanyalarının arkasında bu süreç vardır. Karl Marx, 1844’te yazdığı ‘’Yahudilik ve Kapitalist Zihniyet’’ adlı makalesinde, Avrupa’nın yaşadığı bu dini dönüşümden asıl karlı çıkanın Yahudiler olduğuna dikkat çekerken de şunları belirtmişti:

“Yahudi sadece mali güç kazanmak yoluyla değil, fakat aynı zamanda o yüzden ve ondan ayrı olarak paranın bir dünya gücü haline gelmesi ve pratik Yahudi ruhunun Hristiyan milletlerin pratik ruhu haline gelmesi yoluyla kendini Yahudice bir tarzda kurtarmıştır. Yahudiler, Hıristiyanların Yahudileşmesi ölçüsünde kendilerini kurtarmışlardır.”

Kapitalistleşme ve Yahudileşme arasındaki ilişkinin altını çizen Marx, Para İsrail’in kıskanç tanrısıdır. Yahudi tanrısı dünyevileştirilip dünyanın tanrısı haline getirildi.”  şeklinde durumu resimleştiriyordu. Marx, Protestan ve Püriten geleneğinin kapitalizmle olan ilişkisinden bahsederken de, Hıristiyanlık’ın Reformla birlikte yaşadığı büyük değişimin yönünü şöyle belirliyordu:

“Hristiyanlık Yahudilik’ten doğdu. Şimdi ise Yahudilik’e geri dönmüştür.”[14]

Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık’ın temel misyonunda dünyada mal mülk zenginlik elde etmek değil, ahiret üzerine dayanan ve dünyevi zenginlikten uzak olan inanışı İncil’de şu şekilde tarif edilmektedir:

“İsa öğrencilerine dedi ki; zengin kişi göklerin hükümranlığına güçlükle girecektir. Yine size derim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi zengin kişinin Tanrı’nın hükümranlığına girmesinden daha kolaydır.” [15]

“İsa gözlerini öğrencilerine kaldırarak; ne mutlu siz yoksullara!” dedi. “Çünkü Tanrı’nın hükümranlığı sizindir. Ama vay halinize, ey zenginler, Çünkü tesellinizi almış bulunuyorsunuz.” [16]

“Bir başkası İsa’ya, İyi öğretmen, sonsuz yaşamı (ahireti) miras almak için ne yapmalıyım? diye sordu. İsa da ona ‘Bir şeyin eksik kalıyor’ dedi. ‘Varını yoğunu sat, yoksullara dağıt. Böylelikle göklerde varlığın olacaktır. Sonra da ardım sıra gel.’ Adam bunu duyunca yüreği tasayla doldu. Çünkü çok zengindi. İsa onun tepkisini görünce, ‘Parası bol kişilerin Tanrı hükümranlığına girmesi ne denli güçtür!’ dedi. ‘Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bireyin Tanrı hükümranlığına girmesinden daha kolaydır.’” [17]

Protestan ahlakı, kapitalist ruhu beslemiştir. Zamanla bu süreç tersine işleyecektir. Protestan ahlakı zamanla kapitalist ruhtan etkilenerek değişime uğrayacaktır. Protestan etiğinin etkili olması ve sekülerleşmenin bu etikte bu kadar başarılı olmasının sebebi, bireyin en derininde yatan güdülenmelere yoğunlaşmış olmasıdır.

Yani Protestanlık, burjuvanın dinsel yorumu şekillendirmesinden ortaya çıkmıştır. İnsanlar Protestan oldukları için kapitalist değil, kapitalist olduklarından Protestan olmuşlardır.[18]

 

Yahudilik’in ve Hristiyanlık’ın faize bakışını ve faizin bu dinlere yönelik tarihsel süreçlerini özet mahiyetinde olsa da incelemiş olduk. Bir sonraki yazımızda yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ve Efendimiz’in (s.a.v.) hadislerindeki kayıtlar çerçevesinde, dinimize bakan yönüyle faiz konusunu inceleyeceğiz…

 


 

[1] http://www.salom.com.tr/haber-88768-Yahudilikteiifaizikonusui.html

[2] Şemot, ilk kez doğrudan İbrani dilinden Türkçe’ye tercüme edilen Tora’nın (Tevrat) beş kitabından ikincisidir

[3] Yahûdîler, yazılı Tevrât’ın yanında ayrıca Allâh tarafından Hazret-i Mûsâ’ya indirilmiş sözlü bir vahiy bulunduğunu söylerler ki o da Talmud’tur.

[4] Levililer, Tanah ve Eski Ahit’in ilk beş kitabını teşkil eden Tevrat’ın üçüncü kitabıdır.

[5] Bölüm, kısım, parça manasına gelmektedir.

[6] Musevî bilginler arasında İkinci Musa lakabı ya da rütbesiyle adının baş harflerinden oluşan RaMBaM yani Rabbi Mose ben Maymon ismityle anılır. Ortaçağın tartışmasız en önemli Yahudi düşünürüdür. Hahambaşı, Talmud bilgini ve yasa koyucudur. En önemli eseri 14. Ciltlik Musevi Kanunu külliyat olan Mişna Torda’dır. 1135 ile 1204 yılları arası yaşamıştır.

[7] Benjamin Blech, Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik

[8]  Benjamin Blech, Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik

[9] Mişna Yahudilikte Medeni ve Ceza Hukuk’u olan Talmud’un ilk bölümüdür.

[10] ‘’15. Yüzyıla Kadar Kilise Hukukunda Faiz Yasağının Temellendirilmesi’’ isimli çalışma.

[11] Tevrat

[12] https://www.biyografi.net.tr/martin-luther-kimdir/

[13] The Catolic Encylopedia, Protestantism

[14] M. Özel, Kapitalizm, Hıristiyanlık ve Yahudilik. Kapitalizm ve Din

[15] İncil – Matta 19 / 23-24

[16] İncil – Luka 6 / 21,24

[17] İncil – Luka 18 / 18,22,23,24,25

[18] A. Rıza Zorlu, Sabri Fehmi Ülgeneri Okumak, Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir